
Karşılaşma bitti.. Başım ellerimin arasında.. Arada da eşimi teselli etmeye çalışıyorum.. Kafamda çelişkili düşünceler gidip geliyor..
Bir yandan şimdi Çeklerin, Hırvatların neler hissettiğini daha iyi anladığımı düşünüyorum.. Diğer yandan, turnuvadaki en iyi oyunumuzu oynamışken elenmenin haksızlık olduğunu..
Bir yandan Tümer’e söyleniyorum hala, Hamit’in son saniye frikiğini gol yapacağına inanmış bir rahatlıkta beklerken, oyuna yeni girdiği halde o topa vurduğu için.. Diğer yandan, en teknik oyuncularımızın olmadığı bir karşılaşmada, hiç olmadığı kadar olağanüstü paslaşan oyuncularımızı alkışlıyorum..
Bir yandan futbolu ve takımlarını bu kadar seven Almanlara elenmemiz hiç yoktan iyidir diyorum.. (Zaten Almanya’dan teselli ve dostluk mesajları hemen yağmaya başlıyor..) Diğer yandan, bu kadar kötü futbol oynayan bir Almanya’nın finale çıkmasının sadece bize değil, Hollanda’ya ve Portekiz’e de (hatta İspanya ve Rusya’dan birine) büyük haksızlık olduğuna inanıyorum..
Bir yandan Almanlar’ı ne kadar şaşırttığımızı düşünüyorum.. Diğer yandan Almanların Portekiz karşısında attıkları ilk 2 golün aynısını, aynı oyunculardan, aynı organizasyonlarla yediğimize inanamıyorum..
Analiz…
Karşılaşma öncesi değerlendirmemde Almanlara karşı yapılması ve yapılmaması gerekenlere değinmiştim:
- Geride geniş alan bırakmayacaksınız.
- Sol kanatlarında hazırlanan bindirmelere, üçlü paslaşmalara ve oradan gelecek ortalara önlem alabilmek için Sabri – Kazım ikilisinin yanına destek vereceksiniz.
- Duran toplar başta olmak üzere hava toplarına dikkat edeceksiniz.
- Hücumun sol tarafını iyi kullanacaksınız. Arda yoksa, Uğur ile…
Öte yandan, umutluydum. Bu tür turnuvalarda genellikle iyi başlayanların değil, turları düşe kalka geçtikçe öğrenen organizmaların hedefe vardığı gerçeği vardı. Geçmişte Federal Almanya (1974), Arjantin (1978), İtalya (1982 ve 2006), Hollanda (1988), Danimarka (1992), Fransa (1998 ve 2000) bunun örneklerini vermişti. Biz de artık bu kadar fırsatın ve hatanın bir anlamı olduğunu düşünüp daha iyi oynamaya başlayabilirdik.
Karşılaşma başladığı anda gördüğüm manzaraya inanamadım. Herşeyi doğru yapıyorduk. Orta sahamız ile yarı sahamızın ortası arasında rakibi kıstırmıştık ve hareket alanı bırakmıyorduk. Orta sahadaki savaşkan kimlikli oyuncularımız kanatlara destek sıkıştırmaları yapıyorlardı. Kazım ve Sabri (Hamit’in de desteğiyle) Podolski’yi, Uğur ve Hakan Schweinsteiger’i, Aurelio ise Ballack’ı kontrol ediyordu. Ve Almanlar çok çaresiz görünüyordu.
Üstelik kazandığımız topları rastgele harcamıyor, mükemmel bir şekilde paslaşarak hücuma çıkıyorduk. Topa sahip olmanın değerini ilk kez biliyor görünüyoduk. Lahm ve Podolski’nin iyi hücum yaptığı, ama kötü savunma yaptığı kanadı işliyorduk ısrarla. Semih ile mükemmel pres yapıp top da kapıyorduk rakip savunmadan. Uğur rakibinden sıyrılıp iki mükemmel pas göndermişti içeriye, rakibin son anda dokunduğu. Üstelik, turnuva boyunca eleştirdiğim rakip kaleyi yoklayamama ve rakip ceza sahasında çoğalamama sıkıntımızı yenmiştik. Ceza sahasına 3 kişi ile birden giriyorduk sürekli.
Bu ortamda önce –turnuvanın başından beri yanımızda olan- direkler golümüze engel oldu. Sonra aynı kanattan Semih ve Sabri’nin harika paslaşması sonucu topu içeri gönderdik; Kazım ile yine direkleri bulduk; ancak bu kez ters taraftan gelen Uğur ile golü kazandık. (Md 4) (Golde Alman ZDF televizyonu Podolski ile Lahm’ın neredeyse birbirine çarpacak kadar şaşkın savunma yapışını defalarca gösterdi.)
Bundan sonraki 4-5 dakika ise “ne yapıyoruz biz” mırıldanmalarım arasında geçti. Gole kadar herşeyi doğru yapmışken, ve doğru yaparak golü bulmuşken, savunma konsantrasyonunu kaybetmemiz ve geride geniş bir boşluk bırakarak hücuma çıkmamız çok mantıksızdı. Rakip çözülmek üzereyken oyun disiplininden koparak onların yeniden maça dönmesine fırsat veriyorduk. Nitekim Almanlar topu kazandı ve yakaladıkları ilk geniş alanı gol ile sonuçlandırdılar. (Md 1) Sabri ve Mehmet Topal Alman oyuncuları saliselerle kaçırdılar, ancak turnuvanın başından beri hızlı oynamaktan bahsederken bunu kastediyordum. Biz de bu kadar hızlı oynadığımızda ve bizim de çalışılmış pozisyonlarımız olduğunda sanırım bizi kimse kolay kolay durduramaz.
Golün ardından aynı boşlukları vermeye devam ettik. Podolski önemli bir pozisyonu harcadı. Bir güven bocalaması yaşıyorduk. Neyse ki çabuk bitti. Toparlandık ve Rolfes kenardayken birkaç dakika tehlikeli de olduk. Ardından devre bitti.
İkinci yarı ise ilk yarıya oranla çok daha heyecansız ve zevksizdi. Ta ki, Almanlar 2.golü yoktan var edene kadar. Lahm topu çekip Sabri’yi kendisinden uzaklaştırırken içeride Ballack ve Klose pozisyon almıştı ve ben “Hayır, hayır” sayıklamalarıma başlamıştım. (Md 2) Rüştü hatalı mıydı, çıkmasa gol olur muydu tahmin etmek çok zor.
Ardından başladık son dakika tempomuza. Önce Sabri, Lahm’dan bir kere daha intikam aldı ve Semih golünü attı. (Semih oyuna sonradan girerse etkili olacağı şeklindeki yorumlara maç boyunca iyi bir cevap verdi. Zaten kendisi de gollerinin sonradan girmenin uğuru olmadığını, takımın gol atması gerektiği ve yüklendiği anlarda gol atmasının doğal olduğunu söylerek dürüstlük göstermişti.)
Ardından Lahm bir kere daha sahneye çıktı. O bildik duvar pasını bu kez ceza sahasının girerken yaptı. Ve bugüne kadar rakiplerimize reva gördüğümüz acıyı bu kez o bize tattırdı…
Almanlara yenilmek…
1992’de yeni Almanya’ya ilk kez yenildiğimizde (1-0) üzülmemiştim. Karşımızda tarihin en iyi takımlarından biri vardı. Mattheaus, Voller, Klinsmann, Brehme, Moller, Hassler, Effenberg, Sammer, Riedle. Bütün bu kapasitesi yüksek oyuncuların hepsi aynı döneme denk gelmişti. Şifo Mehmet muhteşem oynamış, hatta tek gol o sakat yatıyorken gerçekleşmişti. Ancak bu gece yenildiğimiz çoğu kapasitesi sınırlı oyunculardan oluşan Alman takımı 16 yıl öncekinin gölgesi bile olamazdı. Yenilgimize en büyük üzüntüm de buradan geliyor. Turnuvada bu kadar iyi futbol oynayan takımlar elenirken, bir kere bile yaratıcı bir hücum futbolu oynayamamış Almanların finale çıkması beni üzdü. Dilerim bugüne kadar bize veremedikleri heyecanı finalde verirler.
Veda…
Şansa çok fazla inanmıyorum. İnsanlar açıklayamadıkları olayları şans olarak nitelendirirler. Oysa ilgisiz görünen birçok olay birbiriyle etkileşim halindedir. Bu nedenle ne son dakika galibiyetlerimizin, ne sakatlıklarımızın, ne de cezalarımızın şans olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bu noktada önemli olan, herkesin elinden geleni yapıp yapmadığı, işine saygı duyup duymadığıdır..
Bu bağlamda, tüm oyuncularımızın ve teknik heyetimizin ellerinden geleni yaptığına benim hiç kuşkum yok ve bunun için kendilerine teşekkür ediyorum.
Son olarak, dilerim toplum olarak bu gece paylaştığımız ortak duyguları ve futbolcularımıza verdiğimiz yoğun desteği unutmayız. Çünkü sezon boyunca birbirimizi yerken ve rakip takımın oyuncularına hakaret ederken hatırlamaya sık sık ihtiyacımız olacak.