Her ne kadar kupayı görmek için 9 Mayıs’ı yaşamak gerekse de, Şükrü Saraçoğlu’ndaki derbide ‘final’ havası soluduğumuzu belirtmeliyim. Ancak maçın daha da ‘final’ olmasına neden, Fenerbahçe cephesinde maça konsantrasyonu sağlayan yegane güç, geçen yıl arka arkaya yaşanan son maç hüsranının yarattığı ‘psikolojik’ etkiydi. Maçın sonunda yönetim kademesinden başlayan serzenişlerin de altında yatan ‘mağlubiyete inanama’ durumuydu!
RÖVANŞ MÖNÜSÜ KALABALIKTI
Geçtiğimiz yıl kupayı Beşiktaş’a kaptırdıktan 11 gün sonra Denizlispor ile karşılaşmıştı Fenerbahçe, ve elde ettiği beraberlikle şampiyonluğu da Galatasaray’a armağan etmişti… Şükrü Saraçoğlu’nu dolduran taraftarın dilinden düşürmediği “o hazin iki haftanın öyküsü”nde Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören de önemli bir rol oynuyordu. Çünkü…
Demirören ile Galatasaray Başkan Yardımcısı Adnan Polat birlikte uzun süre tartışılacak bir yemek yemişlerdi… Demirören Galatasaray ile oynadıkları ve yenildikleri maç öncesinde “Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını istemiyorum” demişti… Geçen yıl kupa finalini yöneten Bülent Demirlek ile maç öncesi sohbet edildiği gazetelerin manşetlerindeydi… Demirören kupayı eşinin amcası Saffet Ulusoy’a (Haluk Ulusoy’un babası) götürmüştü…
Özetle, bir tribünü maça motive etmek için her şey mevcuttu ‘rövanş’ mönüsünde… Hatta fazlası da vardı, Denizli’de kaçan şampiyonluğun ardından simgeleşen ‘16 dakikalık uzatmanın’ mimarı Selçuk Dereli, bu maçta da düdük çalacaktı... Ayrıca Yıldırım Demirören “fair play ruhu” aşılamak için maça gelme kararı aldığını açıklamıştı…
En çok merak edilen konu ise, “acaba avantaj Beşiktaş’ta değil de Fenerbahçe’de olsaydı Demirören maça gelir miydi?” şeklindeydi!
TAKTİK SAVAŞI
İlk maçın 1-0 olmasının Beşiktaş’ın oyun yapısında çok fazla bir değişim yaratmayacağı önceden bilinmekteydi. Çakılı dört savunma oyuncusu, tek forvetli şablonu, orta sahada yaratıcı oyuncular ve pres gücü yüksek bir iki isimle rakibe baskı, Tigana’nın kendi sahasında oynadığı lig maçlarında da vazgeçmediği bir sistemdi. Biraz da bu nedenle, oyuna atraksiyonlar katması beklenen isim Zico’ydu.
Avantajın rakipte olması, Fenerbahçe’nin alışılagelmiş ağır temposundan uzaklaşmasını gerektiriyordu. Bunun için de son lig maçında rakip ceza sahasında daha fazla pozisyon alan oyuncu topluluğunu, seyirci avantajıyla birlikte sahaya sürmek, en mantıklısıydı. Mesele Tuncay’ın sağ, Tümer’in sol kanada geçmesinden çok iki oyuncunun birlikte oynamasıydı, Aurelio ve Deniz (ya da oynasaydı Appiah) bu orta saha ile rakip kim olursa olsun etkili olacaktı. Nitekim Hollanda’da oynanan Az Alkmaar maçında da Fenerbahçe oyuna bu şablonla başlamış, rakip skor avantajını elinde bulundurmasına karşın iki farklı üstünlük henüz ilk yarıda yakalanmıştı.
İlk yarı tipik rakibi kontrol etme, kendi yapabileceklerini görme, skorun da getirdiği güven/tedirginlikle daha bir konsantre geçti iki takım açısından. Fenerbahçelilerin stres yaşadıkları belliydi, o başında sözünü ettiğim psikolojik etki sahaya da yansımıştı. Bu yarıda 6’da Alex’in kafası, 17’de Lugano-Kezman ikilisinin kornerden gelen topa dokunamaması, 32’de Kezman’ın şutu ev sahibinin pozisyonlarıydı. Konuk ekip ise, 10. dakikada Delgado ile mutlak bir pozisyonu harcarken, 26’da Baki’nin kaleciye temas ederek (diyeceğim ama üzerine çıktı) ağlara gönderdiği top gol olarak değer kazanmadı.
İkinci yarı Tuncay’ın direkten dönen topuyla başladı. Bir şansızlık olduğu bu dakikadan da belliydi aslında, derken 48’de Alex çok net bir pozisyonu harcadı, kaleciyi geçme sevdası takımını golden etti. 55’de Tümer çıktı sahneye, yıldız futbolcu Tuncay’ın içeriye doldurduğu topta Mustafa Doğan’ı geçerek sert vurdu, takımını gol stresinden kurtardı. Ardından Edu’nun, tekrar Alex’in karşı karşıya kaldığı pozisyonlar vardı, Beşiktaş biraz şansı çokça da Runje’nin başarılı performansıyla maçı uzatmalara taşımayı başardı. Zico’nun (kanatlara açılarak göbeği boşaltan) Kezman’ın yerine (bence yanına) Semih’i düşünmemesi teknik açıdan soru işareti olarak dururken, 90+’da “Mehmet Yozgatlı’nın kadroda olması iyi olurdu” diye de düşünmedim değil.
Bir zamanlar “Kadıköy’ün lorke”si olan Nobre uzatmalarda eşitlik golünü attı, kalan kısıtlı sürede Fenerbahçe’nin 2 gol birden bulması çok zor olduğu için de tribünlerdeki binlerle birlikte sahadakilerin de şevki kırılmıştı.
Bütün bu yazıya ‘derin’ etki yapacak gelişme ise, maça geleceğini gün içinde açıklayan Yıldırım Demirören’in, Nobre’nin golü sonrası stadı terk etmesiydi. Fenerbahçeli yöneticilerin maçın ardından yaptıkları açıklamalarla birlikte de düşünüldüğünde Demirören’in gelişi “fair play adına” an itibariyle pek de başarılı olmadı gibi… (bir örnek, maçın ardından soyunma odasında Aurelio ve Ricardinho kavga etmişler.)
UZATMAYAYIM…
Uzatmalara götürme konusunda tecrübeli olan hakem Selçuk Dereli’nin maç süresince oyuncuları ve özellikle sarı-lacivert tribünleri çileden çıkartan kararlarını izledik derbide. Dereli’nin rakiplerine defalarca sert giren Baki Mercimek’e ikinci sarı kartını göstermeme konusundaki hassasiyetini anlamak çok güçtü. Topu eliyle kesen Mehmet Sedef’e de kart vermedi (yardımcısı da uyarmıştı halbuki?) Edu’nun suratının kanlar içinde kaldığı bir pozisyon vardı, “devam” kararı verdiği! Ofsayt gerekçesiyle Kezman’ın iki net pozisyonu da kesildi. Nobre’nin golü öncesinde, Bobo’nun Edu’ya yaptığı faulün es geçilmesi ise ayrı bir konu. Ceza sahası içinde Gökhan Zan’ın eliyle kestiği top vardı bir de…
Aynı şekilde siyah beyazlıların da hakemden memnun olduklarını düşünmüyorum… Delgado neden sarı kart gördü mesela, Kezman’ın Gökhan’a yaptığı bir hareket vardı (dirsek attı), Uğur Boral’ın sert girdiği bir pozisyon… neyse uzatmayayım!