Fenerbahçe yaşattığı tüm acıları (kaçıranlar için midir bilinmez) tekrarlayınca taraftarda da, öyle çok abartılı bir hüzün yaşanmadığına tanık oldum (alıştılar nasılsa!!) Aynı geçen yıl olduğu gibi Beşiktaş’a kaptırılan turun ardından Denizlispor’a takılan sarı-lacivertliler, şapkalarını ne zaman önlerine koyacaklar kestiremiyorum… Ama puan farkının kıymeti harbiyesinin kalmayacak noktaya ulaştığı şu dönem tüm rakiplerinin beklediği üç hafta sürecek derbilerin de yaşanacağı dönem oldu…
Maç öncesi hava sıcakken üst tribünlerin ısıtıcılarını açıp, hava soğuduğu sırada kapatılmasını saymazsak stada diyecek bir şey yok… Bakıldığı zaman fena da bir kadro yok, ligin en pahalı ayakları, hoca en efsane olanı, tribünler de tıkım tıklım... Taraftara bakılırsa Fenerium’un satışlarına epey bir katkı yapıyorlar, sanki formasız girmek yasak gibi, herkes formalı, hem de 100. yıl olanından… Peki sorun ne? Bence kazanma hırsı ve başarıdan başka bir şeyi kabul edememe hali! Kendi gerçeğini görememe ve olduğundan daha iyi olduğuna inanma... Bu pencereden bakıp bi sürü şey sayılabilir…
SAHNE ALMA ZAMANI
Jonathan Dayton ve Valeri Faris’in “Little Miss Sunshine” adlı filminde kaybetmeye tahammülü olmayan ama sürekli de kaybeden bir babanın, annenin, büyükbabanın, ağabeyin ve hatta dayının, küçük kızlarını bir çocuk güzellik yarışmasına götürürken yaşadıkları konu alınıyor. Daha çok yolculuk öyküsü, yarışmaya gidilen yolda yaşananlar üzerinden ana-fikre ulaşılmaya çalışılıyor. Detayını geçiyorum ama mutlak kazanmaya şartlanan ve başarısızlık gibi bir sonucu kabul edemeyen bir ailenin, kaybettikçe tükenen bir ailenin, çocuklarının yarışmayı kaybedeceğini anladığı sırada, küçük kızın sonrasında yaşayacaklarının önüne geçmek için sahneye çıkıyorlar. Ve oldukça da eğleniyorlar, sonuçta yarış kaybediliyor ama kazanma hırsının önüne geçiliyor…
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte bu filmi düşünmeye başladım, kazanmaya şartlanmış ve başka bir sonuç düşünemeyen 1 başkanın, yönetimin, teknik direktörün, oyuncusunun ve hatta taraftarının, takımının yarışmayı kaybedeceğini anladığı zamanda sahneye çıkması gerektiğini ve bunu bir kompleks sorunu haline dönüştürmeden, sadece takımın gelecek de daha kötü sonuçlar doğurabilecek bir yola girmesine engel olmak için… “sürekli kazanmak” diye bir şey olmadığını anlamak için, çıkıp “hata bizde” diyebilmeli birileri… Koşulsuz destek, ama ne için? Kusursuz yönetim, ama kime göre? Sorular bitmeyecek, sanıyorum kimsenin de çıkıp yanıtlamaya niyeti olmayacak… en iyisi biz maça dönelim…
İNTİKAM ŞAŞKINLIĞI
50 bin kişi bir araya gelmiş, tek ses olmuş, “dişe diş kana kan intikam, intikam” diye haykırıyordu. Kediler diyarı Kediköy’ün konukları, ellerinde siyah bayrakları, numaralı tribününde kartonlarla “YETERR!!!” yazan, sarı-lacivert formalı Fenerbahçe taraftarlarıydı. Rakip geçen yıl şampiyonluğu Fenerbahçe’nin elinden alıp, ezeli rakibi Galatasaray’a veren, son maçın kahramanı Denizlispor’du. ‘İntikam’ muhabbeti de oradan geliyordu…
Maça ilişkin öyle çok uzun anlatılacak bir şey olmadığını söylemeliyim. Fenerbahçe iki farklı öne geçti, ama öyle rakibi bunaltarak falan değil, ilk yarının ilk dakikalarında biraz Tümer’in etkili oyunu, biraz da konuk ekibin çekingenliği, birkaç pozisyon derken Alex’in golü. Tuncay ile Kezman’ın kavgası vardı bir de; 1 pozisyonda Tuncay topu daha müsait durumdaki Kezman’a vermediği için baya baya sahada didişdiler, bilemiyorum televizyon bu görüntüleri taşıdı mı ekrana ama Kezman, Zico’ya beni oyunda çıkart işareti dahi yaptı.
İkinci yarı ise henüz ilk dakika içinde Ege’nin horozları iki korner kullanınca tribünde bu durumdan hoşnutsuzluk hali hakim olmaya başladı. İtici güç, sahayı inleterek o muhteşem üçlemesini yaptı, önce açık, ardından maraton, ve en sonunda da tüm stadı davet ederek. Derken penaltı, Kezman yerde, hakem beyaz noktayı gösterdi, pek itiraz eden de olmadı. Alex gol krallığı yarışında Ümit’in kendisine yetişmesine izin vermek istemezcesine bir hışımla topa vurdu. Bir keyif cigarası… çakmak neredeydi, sigara yandı o sırada Adriano kafayla Serar’ı avladı. Fark yeniden bire indi, keyif cigarası kahır niyetine içildi…
Sonrasını haberlerde okumuşsunuzdur, Fatih eşitliği getiren golü attı. Aynı kanattan, sol bek Uğur’un oradan, ikinci orta… Serdar, Nobre’nin golünü de sayalım hadi, üçüncü golünü yedi kanattan, arka da Serkan ve Önder izlerken. Sonra Zico da bizim gibi maçı izliyormuş, görmüş o kanatta bir sorun var, çıkarttı Uğur’u aldı Deivid’i, dakika oldu 85. Gol olur mu diye bakındık, “olmaz” dedik. Denizlispor’u tebrik ederek sahada ayrıldık. Sanıyorum artık Denizlispor, Fenerbahçe maçlarını daha bir hevesle bekleyecek. Son haftalarda form tutmuşlardı, açık ve net oynadılar. Kaptan Yusuf klasını konuşturdu, seyirciden etkilenmemiş olmaları da önemli bir başarıydı.
ÇEVREMİZİ KORUYALIM
Maçtan 1 gün önce, kediler diyarı Kediköy’de, ellerinde “nükleere hayır” dövizleri taşıyan küresel eylem grubu, “Kyoto Protokolü’nü imzala” diye çığlık atıyordu. Sayıca azlardı ama insanlık için Karadeniz’in hırçın ezgileriyle doğaya sahip çıkıyorlardı. Ayrıca alanı da boşaltırken temiz bırakmaya özen göstererek…
Maç günü gündüz saatlerinde sıradan 1 pazar günü yaşayan Anadolu yakasının bu şirin ilçesinde, ilk düdük saatinin yaklaşmasıyla, Moda’dan doğru (sahilden) stada giderken, kokusunun pek bir meşhur olduğu derenin oradan gelenler de tanık olmuştur, demlenerek maça hazırlanan üçerli beşerli taraftar grupları, ‘şampiyonluk’ tezahüratları yapıyordu. Ellerindeki şişeleri dereye atmaları en çok sinirlerimi bozan, çünkü denize de karışan o atıkların tamamen yok olması için kaç yıl geçtiğini tahmin etmek dahi güç! Kediköy’de 1 gün önce, 1 gün sonra çevreye duyarlılık manzaraları, yorumsuz…