Geçtiğimiz haftayı iş nedeniyle yurtdışında geçirdiğim için hem gelişmelerden uzak kaldım hem de Fenerbahçe - Beşiktaş karşılaşmasını izleme fırsatı bulamadım. Türkiye'ye döner dönmez ise kendimi çılgın bir ortamın içinde buldum. Bir tarafta siyaseten tıkanmışlık ve mitingler, diğer tarafta derbiyle ilgili çılgın tepkiler ve inanılmaz dövüş sahneleri. Arada da maalesef bizim basının 3. sayfa haberleri haline gelen suikast, çocuklara tecavüz, aşık doğrama, trafik katliamı gibi haberler. (Belki de asıl sorunumuz bu sayfalarda yatıyor.)
Geçtiğimiz hafta Danimarkalı bir meslektaşımla yaptığım sohbeti hatırlıyorum da, ülkelerinin son günlerdeki en önemli konusunun, yeni doğan veliahtın birgün kızkardeşlerinden önce kral olması için gereken yasa değişikliği olduğunu anlatıyordu! Aradaki fark komik değil mi? Pek değil. Çünkü farkettim de, bizim gündemimizdeki haberlerden bir teki bile gülümsetmiyordu.
Her neyse, tabii ki en şiddetli tartışmaların yaşandığı konu Fenerbahçe – Beşiktaş karşılaşmasıydıJ Çevremdekilerle konuşurken her iki taraftan gelen farklı yorumları (bu kelime hafif kalsa da) dinlemek zorunda kaldım. Her iki taraf da karşı taraftan atılması gereken oyunculardan ve Fenerbahçeli yöneticilerin aşırı tepkisinden bahsediyordu. Beşiktaşlı yöneticiler sanki daha iyi oynayan taraf kendileriymiş modunda davranırken, Fenerbahçeli yöneticiler, kendi Sırp forvetleri ve –bu forvet dahil- bütün transferleri gerçekleştiren başkanları çok daha fazla sorumlu olmasına rağmen, en kolay hedef olan hakeme ağır hakaretler etmişler.
Sürpriz değil…
Belki şaşıracaksınız ama duyduklarımın çoğu bana ilginç bile gelmedi. Düşünün ki, ülkenin elit kesiminden yöneticiler kameralar önünde tehditler yağdırıyor, futbolcular dövüşüyor, taraftarlar futbolculara dayak atıyorken hem de. Çünkü karşılaşmadan bir önceki hafta yazdığım yazı da zaten tam bu konudaydı ve o yazıda eleştirdiğim anlayışın ürünü olarak bu olaylar kaçınılmazdı. Ve çünkü sağduyu kelimesini cümle içinde doğru kullanabilecek seviyede bir tek yöneticimiz bile olduğunu zannetmiyordum.
O yazının sonunda İran'lı şair Attarın efsanevi Simurg’undan bahsetmiştim hatırlarsanız. Birçok okur, yazıyı o hikayeyle bitirmeme bir anlam veremediğini söyledi. İlk bakışta ilgisiz görünüyordu. Oysa değildi. Kıssadan hissesi, futbol dünyasındaki tüm yöneticilerin, tüm futbolcuların, tüm taraftarların, bireysel hırslarından, kıskançlıklarından, korkularından ve nefretlerinden sıyrılmak ve birbirlerinden çok farklı olmadıklarını anlamak zorunda olmalarıydı. Çünkü seviyeli çekişmeler ve rekabetler futbolumuzu güçlendirirken, seviyesiz ve etik dışı mücadeleler her geçen gün öldürmekte.
Zira ülkenin 80 yıldır yaşadığı da bundan çok farklı değil. Bizden olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni düşman sayma ve hatta yok etme arzusu, bizi sadece dünyada 90 küsuruncu sıralarda bir refah seviyesine, rekor seviyede düşman sayısına ve çok düşük bir mutluluk endeksine kavuşturdu.
Hangisi daha masum…
Hikayeyi bilirsiniz. Alman bir rahip anlatır. “Komünistleri almaya geldiler sesimi çıkartmadım; çingeneleri almaya geldiler sesimi çıkartmadım, yahudileri almaya geldiler sesimi yine çıkartmadım; ve sonunda beni almaya geldiklerinde benim için sesini çıkartacak kimse kalmamıştı.”
Büyük kulüplerimizin yöneticilerinin de oturup düşünmeleri gerekiyor. Ligdeki tüm adaletsizlikler kendi lehlerine geliştiği günlerde sesini çıkartmayan, -bu sistemi değiştirme çabası göstermemeleri bir yana- haksızlıklar kendi haklarıymışcasına pişkin davranan bu insanlar bugün kendi başlarına aynı olaylar geldiğinde çılgına dönüyorlar. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu hatalar, şanssızlıklar ve haksızlıklar herbirinin başına diğerlerinden daha fazla gelmiyor. Sadece içinde bulundukları şartlar ve hedefler, bu yaşananları algılama konusunda bir seçicilik getiriyor. İşte bunu anlayamadıkları için, aynı yöneticiler her yıl aynı gösteriyi ustaca ve şaşırmadan oynayabiliyorlar.
Ve yine de şanslılar. Çünkü her alanda gördüğümüz (AB raporlarında artık standart madde haline gelen) uygulama eksikliği, futbolda ceza yasasının uygulanmasın konusunda da yaşanıyor. Üstelik bu cezalar Avrupa standartlarının çok altında.
Teleskopu kullanabilmek…
Şimdi şu soruya oturup samimi bir cevap vermemiz gerekiyor.
Biz bir kaos ülkesi mi olmak istiyoruz istikrar ülkesi mi? Futbolumuzun kaoslarla oyalanmasını mı istiyoruz, dünya gerçeklerini yakalamasını mı?
19. yüzyılın en önemli filozoflarından biri olan Schopenhauer şöyle bir fikir öne sürmüş; kendimizle ilgili herhangi bir probleme bakış açısı kazanmak için elli yıl geleceği gidip, oradan tersine çevirdiğimiz bir teleskopla gelecekteki o andan şimdiki kendimize bakmalı, ve bu geriye bakışın avantajıyla karar vermeliyiz.
Sizce bizim de vatandaş, birey veya taraftar olarak artık Schopenhauer’in teleskopunu kullanma zamanımız gelmedi mi? Ben artık yaptığım her olumsuz hareketi düzeltirken (belki Earl gibi yapamıyorum ama) bunu yapmaya başladım ve kendimi bu davranışı yapan biri olmaya layık görüp görmediğimi düşünüyorum. Kuşkusuz toplumda belli kesimleri temsil etmeye soyunmuş yöneticilerin çok daha geniş bir perspektif kullanması gerekiyor.
Ayrıca son günlerde sürekli demokrasiden bahsediyoruz öyle değil mi? Peki davranışlarını, sinirlerini, korkularını yönetemeyen, bunların nefrete dönüşmesine izin veren insanlardan oluşan bir topluluk kendi kendini nasıl yönetebilir ki?