Müsaade edin, Antalyaspor ve Yılmaz Vural ile başlayayım. Yılmaz Vural, ülkemiz futbol piyasasında gerek teknik adamlığına, gerekse adamlığına en çok saygı duyduğum isimler arasında en ön sıralarda yer alır. Görev aldığı her takıma katkı sağlamıştır, kişiliği ile renk katmıştır. Bir iki tokat vak’ası hariç, onları da ben görmezden geliyorum bunca yılın hatırına, centilmenliğe aykırı ya da rakip takım-taraftarı provoke edici bir tavır içinde görmedim ben hocayı. Sonuç ne olursa olsun hep tebessümlü ifadesidir hatırımda kalan. Futbolu gereği kadar ciddiye alan, ciddiye aldığı konularda da hakkını sonuna kadar veren, ama futbola adanmış bir hayatta güleryüze de her şeyden çok değer veren bir insan. Hala geç değil, hayatı bu kadar dosdoğru yaşayabilen bir hocanın üç İstanbul büyüğünden birinin ya da A milli takımın başına geçmesi için. Kişisel temennim Galatasaray içindir ama kısmet…
Antalyaspor, Yılmaz Vural tarafından kurulmuş, müthiş dengeli ve iyi bir takım. Sağ kanatta Uğur-Ali Bilgin ikilisi, sol kanatta ise Şenol-Volkan Yaman ikilisi ile kanatlarda kusursuza yakın başarılılar. Kale, defansın göbeği ve defansif orta alan bölgesi iyi yabancılara teslim edilmiş. Forvette ise tecrübeli yerli oyuncular var. Bir Süper Lig takımı için oluşturulabilecek en doğru kurgu.
Bulundukları yer, olmaları gereken yer değil. Bunda da İstanbul büyükleri dışında kalan takımların, tıpkı Antalyaspor gibi genel başarı ortalamalarını yükseltmelerinin payı büyük. Ligimizi kalitesizlikle suçlayanlar, bütçe-verim dengesi yönünden olaya yaklaştıklarında bazı takımlara ciddi haksızlık yapmaktalar. Özellikle 3 İstanbullu’nun Avrupa futbolunda olmaları gereken yerden çok uzakta oldukları ve kendilerinden beklenen başarı ivmesini yakalayamadıkları kesin ancak bunu genele yayıp başarılı bazı takımlarımızın hakkını da yemeyelim.
Ben konuyu Galatasaray’a getirmemek için ne kadar çabalarsam çabalayayım, benim yazımı okumak için bu sayfanın başına geçenlerin önemli bölümünün Galatasaray hakkında bir şeyler çiziktirmemi beklediklerini biliyorum. Bu sebeple maça ilişkin tespitlerimizi de sıralamak durumundayız;
- Gol yedi, atamadı, berabere kaldı; eyvallah da, Galatasaray Antalyaspor önünde çok temel bir şeyi yapamadı. Futbol oynayamadı. Ötesi var mı; yok!.
- Rakibin, hem de gayet başarılı iki stoperi var ve boy ortalaması neredeyse 1,95. O kadar çaresiz ki Galatasaray ilk yarıda, Ümit Karan’a yüksek toplar atılıyor. O niye? Galatasaray hücum yaptı gözüksün diye. Sonuç yok tabii ki.
- Inamoto-Mehmet Topal ikilisi göbekte başlıyorlar maça ama bir farkla; Inamoto arkada, Mehmet Topal forvet arkasında. Tamam, biz de dedik mütevazı düşünmeyelim diye Mehmet için ama o kadar da değil. Bu çocuk Ilic’in alternatifi olarak sahaya yollanır mı? 30. dakikada, aslında o an için haksızlık yaparak, çıkardığın Inamoto yerine Mehmet’i doğru yerinde değerlendirirsin; Ilic’i de forvet arkasının esas sahibi olarak sahaya yollarsın. Yollamazsan, futbol oynayamazsın.
- Ne sebeple olursa olsun, Şükür-Karan ikilisi diye bir şey artık sahada olmamalı. Hakan’ın futbol adına veriminden bahsetmek artık zaten imkansız da, Ümit’İn hali çok fenaydı gerçekten. Ayakta duracak dermanı yoktu derler, aynen öyle. Bu sözde ikili, sadece birbirlerinin enerjisini çekiyor ve perişan bir manzara oluşturuyorlar.
Sonuç; futbol olmayınca gol de yok, karamboller hariç. Yazının başında övdük diye Antalyaspor oynadı sanmasın maçı izlemeyenler. Övgülerimizi geneleydi, bu maçla ilgili değil. Tıpkı bazı futbolcuların söylediği gibi; maçın hakkı beraberlikti. Öyle de bitti. Hayırlı olsun…