Futbolda şiddet (yada futbola ait herhangi bir şey), sadece bu coğrafyaya, belli bir coğrafyaya, bir kültüre ait değildir. Nasıl ki, yalın haliyle oyun tüm yer kürede egemenliğini sağlamışsa, oyunun tüm halleri de, tüm yer kürede etkisini gösterecektir. Arjantin’de de, İtalya’da da, İngiltere’de de, Türkiye’de de hatta İsviçre’de de.
Sosyal yapının zayıf olduğu, işsizlik oranının yüksek olduğu İngiltere’de futbolseverlerin hırslarını stadyuma taşımasından, İtalya’da futbolun faşizmle kaynaşmasından yada İspanya’da farklı etnik-kültürlerin çatışmalarından değil, sadece boş zamanlarını değerlendirmek için maça giden İsviçreli futbolseverlerin taşkınlıkları bir yılını yeni doldurdu. Evet, şu doğrudan demokrasinin hayat bulduğu, zenginler diyarı, bankacılık ve finans işlerinin oralardan sorulduğu, kuzeyinde Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya, hani Avrupa futbol kuşağının tam da ortası diyebileceğimiz bir ülkenin futbol liginde yaşananlar.. Şiddet ise, sokak çatışmalarına değin her türlüsünün yaşandığı;
35 bin kişilik St. Jakob Stadyumu’nda FC Basel, 1-1 bitse şampiyon olacakken FC Zürich’e son saniye golüyle (tesadüf bu ya, golü de eski Galatasaraylı Filipescu atmıştı) 2-1 yenilince bu unvanı rakibine kaptırmıştı. Maçın hemen ardından sahaya inen Baselli taraftarlar Zürichli futbolculara saldırmış, polisle çatışmaya girmiş, olaylar sokaklara taşmış ve gecenin ancak geç saatlerinde kontrol altına alınabilmişti.
Üzerine pek konuşulmadığı için altını çizmek istedim, hangi ekonomik yapı, kültür olursa olsun, endüstriyel futbolun yan etkilerinden kurtulmak kolay olmuyor; aşırı bireysel olma, tuttuğun takımın kimliğe dönüşmesi ve kabile yaşamına benzer bir hayatın oluşması, senden olmayanı dışlama, güvensizlik, çekememe gibi bir ton şey. Bizdeki en büyük örneklerinden biri de, geçtiğimiz hafta yaşandı. Tabii yaşandığı yer, oraya ait anlamı taşımamalı, benzer koşullar nerede olursa olsun, benzer tepkiler gelişebilirdi.
‘Olay yeri stadyum’
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var” insani çağrılarıyla başlayan, derken bizlere özgü algılayışımızla polemiğe dönüşen, sahanın ortasında bayrak bekleme komedisine kadar varan, tarihe “olaylı derbi” olarak not düşülen maç ve ardından atılan ‘fırça’ darbeleriyle son halini alan tabloyu gördükten sonra futbola ait, coşku dolu duyguların kırıldığını dile getirmeme umudumuz kaldı mı, bilmiyorum?
‘Olay yeri stadyum’ başlıklı sergisiyle geçtiğimiz yıl Almanya’da gündeme damgasını vuran ve “Futbolun bir ruhu vardır ve ruhlar da kırılgandır” diyen İsviçreli küratör Klaus Littman’ın da dikkat çektiği gibi, “Ortada ruhsuz bir futbol kalır ise bu oyunun milyonlarca taraftarının ne yapacağı meçhuldür.”
Çünkü futbola ruhunu veren, tribünlerdir, renklere aşık olanlardır, yağmur-çamur demeden takımını desteklemeye gidenlerdir, anıları olanlardır, ilk gittiği maçı unutamayanlardır, en çok sevinen, en çok üzülen, en çok merak eden, hep birlikte şarkılar söyleyip, hep birlikte kara kara düşünenlerdir. Futbola ruhunu veren, farklı renklere olan saygıdır, mahalle aralarında oynanan maçlarda en çok beğenilen futbolcunun adını almaktır, rekabeti dostça yaşamaktır, kazanmaktır, kaybetmektir.
Eğer, hayatı sadece mutluluk ve keyiften ibaret gören, ‘hedonizm’ denilen hadisenin, futbolumuzda önemli güçlerden biri olmasına izin verirsek bugün olduğu gibi;
Yazan, okuyan, okumayan, takip eden, edilen, edilmeyen, yöneten, yönetilen, yönetilemeyen, karar veren, karara uyan, uymayan, herkesin sahadaki oyundan çok kendi oyunuyla ilgilendiği, (hatta ötesine geçeyim) o oyunun ‘çok önemli’ bir parçası olduğuna inandığı kahramanlık hikayeleriyle dolu bir hayatın, futbolda varlığını kabul etmiş oluruz.
Düşünün, yaşanan o kötü günün ardından, “acaba konuya ilişkin ne diyecek” diye beklenilen ‘kahramanlardan’ hiçbiri çıkıp da nitelikli, çözüme yönelik bir açıklamalarda bulunmadı. Gazeteci taraftarları, yönetici gazetecileri, federasyon yöneticileri, hükümet federasyonu suçlayıp, hatayı kendisi dışında bir yerde arama telaşı içinde ama ‘çok önemli’ sıfatına da toz kondurmayacak incelikte davranışlar sergileyip, üstünkörü değerlendirmeler yaptı. Kimse futbolun incinen, kırılan, ayaklar altına alınan ruhundan bahsetmedi…
Futbolu gerçekten seven ve oyunun ruhuna saygı duyan herkesin, tüm renklere, rekabete, kazanmaya, kaybetmeye, sahip çıkmalı. Acaba, bununla ilgili kampanyalar düzenlemek, maçları rakip takım taraftarlarıyla birlikte izlemek, aynı şarkıları söyleyip, maçların ardından kazananı tebrik etmek, ertesi gün o maçı unutmuş olmak imkansız mı? Tüm yer küreyi etkisi altına alan yan etkilere karşı, yalnızlığa karşı ‘birlikte olmayı’, düşmanlığa karşı ‘dostluk’ panzehirleri devreye sokulmalı.
Ve eğer bizi meçhule giden bu yoldan bir an önce geriye dönmek istiyorsak, en azından futbolun ruhunu kurtarmak istiyorsak, ve biraz da olsun umudumuz kaldıysa, aynı Moğollar’ın “sanki onlar hancı, halkına yabancı / biz ise kiracıyız evden atmalı / birisi oy peşinde, kimisi rant işinde / kıyamet değilse bile” serzenişinin sonunda dile getirdiği gibi, bütün bu yaşananlardan rahatsız olan bizler “bir şey yapmalı”yız!