Gandhi şiddetin kökenlerini şöyle tanımlamış: "Çalışmadan kazanılan servet, şuursuz memnuniyet, karakter olmadan bilgi, etik olmayan ticaret, insancıl olmayan bilim, fedakarlık etmeksizin tapınma, ilkesiz siyaset." Hayır, Gandhi Türkiye'de değil Hindistan'da yaşadı!
Şiddet bugün hayatımızın her köşesine sinmiş durumda. Bu nedenle, Ali Sami Yen Stadı’nda yaşanan olayların yorumlamasına buradan başlamamız gerekiyor.
NTV’de olayların ertesi günü olayların tartışıldığı programın başlığı da, bu yüzden doğru ama trajikomikti: “Futbolda Şiddet”. Futbolda mı? Patlayan bombalar, tacize uğrayan çocuklar, mahalle içinde bir sokakta (yarış pistinde veya otobanda değil) arabanın altında kalan çocuklar, bibergazı müptelası haline gelen masum vatandaşlar, öldürülen aydınlar. Dahası, ülkeyi fütursuzca bir iç savaşa doğru götürdüklerini bile bile sağduyulu davranamayan politikacılar, devlet yöneticileri yüzünden şiddetin çok daha büyüklerini yaşama eşiğindeyiz.
Şiddet yeni bir konu değil ülkemizde. Özelikle futbolun çevresinde dolaşması hiç yeni değil. Ancak biz bugüne kadar şiddeti önleme konusunda samimi ve kararlı tartışmalara girmedik. Köklerini kurutmaya çalışmadık. 1-2 günlük tartışmalarla ve sözde önlemlerle geçiştirdik. Yine böyle yaparsak gelecek sene stadyumlarımız, salonlarımız maç oynanamaz ve seyredilemez hale gelecek. Aslında sadece körükleyici olan kulüp yöneticilerinin açıklamalarında veya emniyet kuvvetlerinin aşırı sert davranışlarında arayacağız açıklamaları.
Gandhi’nin de bahsettiği kökenlerin uzun vadede en etkili çözümünün eğitim olduğunu herkes biliyor. Kısa vadede ise kanunların uygulanmasıyla başlamak gerekiyor. Eğitime önümüzdeki yazılarda değineceğiz. Bugün uygulama yetersizliğimizin üstüne gidelim:
UYGULAMA
Hiç Türkiye’nin tam bir özgürlükler ülkesi olduğunu düşündüğünüz oluyor mu? Örneğin arabanızı Türkiye’nin en işlek caddesinin en önemli noktasına, hatta bazen sol şeridine bile parketme özgürlüğünüz var. Kimse karışmıyor. Ülkenin belki de altyapısına ve görünümüne en çok yatırım yapılan caddesi olan Bağdat Caddesi şu anda bu yüzden kullanılamaz halde. Sonra, sevinçten! havaya silah sıkma özgürlüğünüz var. En fazla bir kaza olur da biri ölürse ceza alıyorsunuz. O da tespit edilebilirse. Örnekler saymakla bitmez. Bu sahte özgürlüklerin! sebebi ise kanunların uygulanmaması.
Kayseri’de geçtiğimiz günlerde gerçekleşen kaza ve 5 masum çocuğumuzun ölümü her yönüyle trajikti. Evet, bir boyutuyla Anadolu’da yaşanan insanlık ve açlık dramlarının bir örneğiydi. Okuduk ağladık. Ancak diğer yönü çok gündeme gelmedi. Gerçek şu ki, sadece Kayseri’de değil, neredeyse bütün şehirlerimizde insanların trafik kurallarına ve diğer araçlara ve yayalara aldırmaması öyle bir boyutta ki, böyle bir kazanın gelmesi an meselesiydi. Çünkü saydıklarımın uygulamada hiçbir yaptırımı yok.
Avrupa Birliği ilerleme raporlarını hiç dikkatli okudunuz mu? Medyamız sadece Kıbrıs konusuna odaklandığından, ilerlemelerin aksamasının sadece tek bir maddeden kaynaklandığını düşündürüyor bize. Oysa diğer maddelerin hemen hemen tamamında, Türkiye’de yasaların çıktığından ama uygulamaya geçmediğinden bahsediyor. Bu nedenle de yapılanlar inandırıcı bulunmuyor.
2004 yılında çıkan Sporda Şiddet Yasası, aslında güzel bir amaç için çıkmış doğru bir yasayken doğru düzgün uygulanmadığı için hiçbir faydasını göremedik. Neden uygulanamadığı konusu tartışılabilir. Ancak kimse Türk toplumuna uygun değil diyemez herhalde!
“Biz bu yasayı nasıl uygulayabiliriz ki”, ya da “daha ne ekleyebiliriz ki” diyerek kafamızı kaşımamıza gerek yok. Çünkü biz bunu yaparken dahi şiddet yeni kurbanlar verecektir. Zaten dünyada yapılan bütün bilimsel çalışmalar gösteriyor ki, suçu önleyen şey cezaların sertleştirilmesi değil yasaların uygulanmasıdır.
Oysa Atatürk’ün de yaptığı gibi, bunun dünyadaki en iyi örneklerini kullanmak iyi bir başlangıç olacaktır. Örneğin bu konuda en dertli ve en fazla yol katetmiş ülke olan İngiltere bize referans olamaz mı? Şampiyonlar Ligi yarı finali öncesi hapse atılan Chelsea’li Essien, ya da Kraliçe’nin otomobiline dahi ceza yazabilen polis memuru, ya da İngiliz holiganlarını tek tek tespit ederek stadlara ömür boyu girişini yasaklayan cezalar, kendi takımlarının Avrupa’dan men cezasının bitmesi önerisini “henüz hazır değiliz” diyerek reddeden başbakan Margaret Thatcher.
Geçtiğimiz hafta sonu Chelsea – M.United FA Cup finalini izlerken, sezon boyunca sert atışmalara giren iki kulübün, maç dramatik bir şekilde bittiği halde ortamı germemesi, futbolcuların taraftarların uzattığı her eli sıkması, maç boyunca hiç kasıtlı sertlik yapılmaması sizi imrendirmiş olmalı. Veya Şampiyonlar Ligi finali sonrası hakeme ve UEFA’ya nakaratlı küfürler haykırmaktansa futbolcusunu dakikalarca alkışlayan Liverpool taraftarı.
İngilizler bizden farklı değildi aslında. Hatta bundan 20 yıl öncesindeki durum çok daha vahimdi. Önce Heysel faciası, ardından Luton’daki Bradford stadı yangını ve ardından 90 taraftarın öldüğü Hillsbrough faciası. Ancak İngiltere sadece inatla uyguladığı bir ceza sistemiyle, bu tür olayları kışkırtan belirli taraftarlar olduğunu tespit edip (bizde de öyle değil mi?) ömür boyu futboldan men edişiyle, kurulan gizli kamera sistemleriyle, cezaları ayrım gözetmeden uygulama kararlılığıyla bugünlere geldi. (Biz ise hakem tokatlayan milletvekillerini sorgulayamadık bile.) Örneğin İngiltere – Türkiye karşılaşmasında Beckham’ın golü sonrası sahaya giren herbir taraftar tutuklandı. (Bizim İsviçre maçı olaylarını yaratanlar ise neredeyse aziz rütbesi aldı.) Şimdi birkaç olaydan ciddi dersler çıkaran İtalya ve Fransa da İngiliz sistemini uygulama girişimlerine başladılar.
Kısacası, şiddeti önlemek zor ama hayal değil. Doğru uygulamalarla ve kararlı bir çalışmayla önlenebiliyor. Ancak en önemlisi, yasaları uygulayanların bile kararlılığını engelleyen faktörleri ortadan kaldırmak. Ucuz politikaların veya eş dost hesaplarının sadece kendimizi kandırmaya yaradığını, toplum barışına zarar verecek ve nefreti körükleyecek en basit ihmalin bile bize daha fazlasıyla geri döneceğini anlamak şart. Belki o zaman kendimizi kandırmanın ne kadar komik göründüğünü farkederiz.