Önce işten çıkıp Beyoğlu Ocakbaşı'nda iki tek. Sonra Taksim'den yürüyüş kolu yapıp Gümüşsuyu'ndan aşağı devriliş, Dolmabahçe Parkı'nın merdivenlerden hızlı bir iniş ve kapalının G Kapısı'na varış... Tıpkı daha önceki yıllarda yüzlerce kez yaptığımız gibi. İki aranmadan sonra içerdeyiz.
Kolumu çekiştirdi bir genç, yüzündeki afallamış ifadeyle. Sordu; "Abi Celal Kolot gidiyormuş ama Sinan Engin geliyormuş, doğru mu?" Ne diyeceğimi bilemiyorum, hani tükürükle sakal ve bıyık arasında bir türlü halledilmemiş bir mesele var ya, tam ondan. "Valla, ben de duydum ama insanın da inanası gelmiyor" türünden biri iki geveleme yapınca gencin yüzündeki afallamış ifade yerini çatılmış kaş, gerilmiş bir yüze terk etti. "Bilsem böyle olacağını kombine almazdım" diyerek sinirli sinirli yürüyüp kalabalığa karıştı.
Kapalı tribündekilerin büyük bölümü bizim gibi siyah giyinmiş, karalar bağlamış. Tribün için neşeli denemez, daha çok acılı, hüzünlü, buruk bir hava hakim ortalığa. Gayriresmi bir saygı duruşu önce Optik Mehmet için.. Sağda solda elde hazırlanmış pankartlar, "Işıklar söndü", "Ruhumuz seninle..." Ama en vurucusu bir uyarı, bizatihi öte dünyaya bir meydan okuma, karşı koyma; "Azrail akıllı ol!"
Şarkılar ve marşlar hatta o meşhur "Kartal gol gol gol" bile nedense bir ağıtmış gibi geliyor kulağa. Oradan, yanımızdan biri, hem de epeydir görmediğimiz, özlediğimiz, beklediğimiz biri bir daha hiç aramıza dönmemek üzere kalbimizdeki yerini alınca şarkı, türkü, marş da o eski neşesini kaybediyor sanki. Hani "Hababam Sınıfı"nın müziği hızlanınca neşeli yavaşlayınca hüzünlüydü ya, tam öyle.. Marşlar, şarkılar yavaş ve yavaş olduğu için hüzünlü gibi.
BİR O YANA BİR BU YANA
İlk maç yine bir 'dejavu' ile başladı... Diziliş Tigana'nın bıraktığı diziliş. 4/4/2. Ertuğrul Sağlam, "Yeni bir anlayış getireceğiz" demişti hazırlık kamplarının birinde. Ben de, "Dur bakalım!" diye o demecin olduğu gazeteyi kesip dosyaya atmıştım. Şimdi ondan bahsetmeyeceğim ama sanırım üç dört maç sonra o açıklamayla ilgili bir kaç hatırlatma yapmak farz olacak.
Bizim ortasınıf takımlar gibi olan Sheriff, her ortasınıf takımın yapması gerektiği gibi orta saha ile kendi ceza sahası arasına yığıp bütün takımı, topu kalesinden olabildiğince uzakta tutma üzerine kurmuş planını.
Beşiktaş bu kümelenme karşısında bir plan geliştirir diye bekledik ama tıpkı geçen yıl olduğu gibi önce arkada, müdafaada, sonra orta sahada bıktırıcı yüzlerce yan pas yapmaktan başka hiçbir şey yapamadı. Topun Beşiktaşlıların ayağında, tıpkı Fikret Kızılok şarkısında olduğu gibi "bir o yana bir bu yana" salınımı karşısında Sheriff'li oyuncularda topun salındığı yöne doğru aralarındaki uzaklığı da kontrol ederek salınınca, ortaya sıkıcı bir 'salıncak oyunu' çıktı.
Koca ilk yarı boyunca bir kanat bindirmesi gördüm. Serdar Özkan'ın üzerindeki adamı boş koşuyla içeri çekip boşalan koridora saldıran Serdar Kurtuluş'un önündeki tek adamı bir adım geçip kestiği şahane ortaya Bobo'nun uzattığı ama iyi vuramadığı kafa. Hepsi hepsi bu...
İkinci yarı, iki 'homurdatan değişiklik'. Önce Delgado/Batuhan sonra Cisse/Koray. Yanımızdaki iyi eleştirmenlerden biri ikinci değişiklik geldiğinde patlattı bombayı; "Transfer yaptık dedikleri bu mu? Delgado'nun yerine Batuhan Sisse'nin yerine Koray. Oyun geçen sene ki oyun, ne anladım bu işten!..."
Ama ikinci yarıda oyunu hep ileri taşımaya çalışan bir Ricardinho -ki sanırım Ertuğrul Sağlam'ın hazırlık kamplarında ondan çok memnun olmadığı yolunda bir şeyler okumuştum- vardı sahada. Ve topu hep ileride tutan bir Serdar Özkan.
Gördüğüm şuydu; üç oyuncunun -Serdar Kurtuluş, Serdar Özkan ve Ricardinho- dışındakiler sadece 'işlerini' yapmaya çalışıyor, sorumluluk almaktan, riske girmekten haliyle de oyunu zenginleştirmekten ısrarla kaçıyordu. Oysa futbolu güzelleştiren en önemli faktör, biliyoruz ki, cesarettir. Beşiktaşlı oyuncular da bir kaç sezondur devam eden bu 'ürkek tarz' bu maçta da aynen sahadaydı.
İki Serdar'ın cesur dalışları, Ricardinho'nun 20/30 metrelik dikine pasları da olmasa bu maç için yazacak hiçbir şey bulamazdık, Beşiktaş'ı eleştirmekten gayrı.
NORAH JONES'A BİR SELAM...
İlk maç yine bir 'dejavu' ile bitti... Son düdük ve "Beşiktaşım elele.."Hani, hala sanki bir şey olacakta onu kaçırmayalım diye kafa ve gözler sahaya dönük, ufak ufak dışarı aktık, fünikülere doğru.
İnönü'deki eski güzel günleri mi hatırladım ne, Selahattin İnal'ın Hicaz şarkısını mırıldanıyorum inceden; "Sen hep beni mazideki halimle tanırsın / Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın..." O ara telefonum çaldı. Şahane yemeklerinin mekanı İzzet Çapa'nın Banlieu'sünde bir doğum gününde olan dünya güzeli bir arkadaşım aradı, "Tek gol mü atabildiniz koca maçta?" dedi. "Neden?" diye sordum. "Biz buradan sadece tek gol sesi duyabildik de." Çarşı tek golle de olsa hem Açıkhava'daki Norah Jones'u hem Banlieu'deki arkadaşları selamlamayı bilmişti yine...