Galatasaray'da Arda ve Lincoln takıma yaratıcılık ve bitiricilik katan en önemli iki futbolcu. Arkalarını toplayacak adam da Linderoth. Bu üç hayatî unsurun yokluğunda Kalli’nin Galatasaray'ı Slaven maçına sistemini muhafaza ederek çıktı, deplasmanda istediğini aldı.
Kalli Lincoln'ün yerine Hasan Şaş'ı, Linderoth'un yerine Mehmet Güven'i yerleştirdi. Ortalarından faydalanabilmek için Barış'ın yerine Sabri'yi açığa çekip arkasına Uğur'u koydu. Bunun dışında aynı düzeni ve personeli kullandı. Ve neticede, Galatasaray aşağı yukarı aynı futbolu üretti.
Rizespor maçında gördüğümüz Galatasaray'la Koprivnica maçındaki Galatasaray arasındaki tek fark da, doğrusu bu yaratıcılık ve bitiricilik temelinde yatıyordu: Lincoln'ün şık golü yoktu bu sefer. Dolayısıyla erken yenen penaltı golüne cevap vermek biraz zaman aldı. Hasan Şaş'ın hücumu organize etmekteki becerisi tek başına yeterli olmadı; yine Rize maçında gördüğümüz forvetteki etkisizlik bu maçın da başından sonuna sürdü çünkü. Rize karşısında da forvetteki Hakan-Ümit ikilisi hem uyumsuz, hem etkisizdiler. Ama onları biraz harekete zorlayacak, iteleyecek bir Lincoln unsuru, ikinci yarıda da Arda vardı. Slaven karşısında o mevkide oynayan Hasan Şaş o itici güç olamadı işte: Forvetteki ikilinin etkisizliği iyice sırıttı. Özellikle Ümit Karan ilk yarıda kaçırdığı üç pozisyondan sonra ikinci yarıda sanki rakip kaleye yaklaşmak bile istemedi, Hakan Şükür'den olabildiğince uzak yerlerde, meselâ kanatlarda gezindi durdu.
Takımın asal görevi gol üretmek olan kademelerindeki bu atalete rağmen Galatasaray yine beklerinin katkısıyla sık sık hücumda göründü 1-0'dan sonra. Bu da sistemin marifeti olsa gerek. Hakan Şükür'ün kaleciden dönen kafasını tamamlayan Ayhan çalışkanlığının ve iyi futbolunun karşılığını aldı diyelim.
Sistemle tesadüf dışında bir ilgisi yok tabii, ama Galatasaray'ın ikinci golü yine Rize maçında olduğu gibi, Volkan'ın öncekine hayli benzeyen frikiğiyle tabelaya yansıdı. İkinci golle deplasmanda yenilgiden galibiyete geçen Galatasaray kalan dakikalarda daha rahat bir oyun çıkardı. Bu rahatlık hem oyun üstünlüğü olarak, hem de defansta rehavet olarak çeşitli tezahürler sundu ama 90 dakikayı bitiren Hakan Şükür ve Ümit Karan'ın maharetinde bir düzelme olmadığı için daha ziyade beraberlik golü tehlikesi hüküm sürdü kalan sürede.
Özetle, Galatasaray'ın genel görüntüsü, skor farkına rağmen Rize maçındakinden çok farklı değil. Yavaş yavaş işlemeye başlayan bir sistem var. Bu, belirli oyuncuların ofansif kabiliyetiyle verimli olabilecek, aşağı yukarı baklava ortasahalı bir 4-4-2 sistemi. Kanatlar, Gerets dönemine göre ortasahanın defansif yükünü daha fazla paylaşıyorlar. Forvet arkasında Lincoln ya da Arda olduğu zaman hücum gücü de artıyor. Fakat forvetteki sıkıntı oldukça belirgin. Hakan daha şevkli, istekli olsa da gücünün yetmediği işler açılıyor başına. Ümit ise takımdan çok kopuk bir görüntü sergiliyor. Oyuna bir katkısı olmadığı gibi, en iyi yaptığı işi de yapamıyor. Bunun sebebi yönetimin forvet arayışı mıdır, yoksa Fenerbahçe’ye gitmek isteyip de gidememesi midir, bilmiyorum. Halbuki bu takıma bir forvet gelecekse, onun partneri de büyük olasılıkla Ümit Karan olacaktır. Ama bu performansıyla değil kuşkusuz.
Sistem içinde ancak Linderoth’un yokluğunda sahada yer bulabilecek gibi görünen Mehmet Güven’in İsveçli’den hiç aşağı kalır bir performans sergilemediğini söylemeli. Ayhan ve Mehmet Güven sahanın en iyileriydi, arkadan da iki bek, Uğur’la Volkan geldi. Buna karşılık Galatasaray’da başka bir sorun da tandemde var gibi görünüyor. Servet’in sakarlığı zaten meşhurdur. Song da önemli hatalar yaptı; daha ciddi, çok az daha ciddi bir takımın asla affetmeyeceği hatalar... Henüz vitrine çıkma fırsatı bulamayan Bouzid de herhalde bu sebeple Galatasaray’a getirildi.