l NEVZAT AYDIN
Her turnuvadan sonra hep aynı eleştirilerden sıkıntı geldi. Artık Pele yokmuş, Maradona, Platini çıkamazmış, neredeymiş Cruyf. Sahada yıllardır yüreğiyle oynayan ve dünyanın en yetenekli ve hızlı hücum oyuncularına karşı bütün turnuva boyunca sadece 2 gole – biri Zaccardo kendi kalesine diğeri penaltı – izin veren defansın yöneticisi, İtalya Milli Takımının kaptanı tartışmasız turnuvanın yıldızıydı.
2000 yılında Fransa-İtalya Avrupa Futbol Şampiyonası Final maçını izlmeye gittiğimde İtalyan taraftarların giymiş olduğu formalar dikkatimi çekmişti. Genelde taraftarlar gol atan oyuncunun formasını almayı tercih ederken, İtalyanların birçoğu Del Piero ve Totti formalarından daha çok Cannavaro’nun formasını giyiyordu. Defans futbolu ile özdeşleşen İtalyanların gönlünde bir defans oyuncusunun taht kurması kuşkusuz anlaşılabilirdi ancak o günden sonra Cannavaro’yu farklı şekilde seyreder oldum. Bu turnuva sırasında da Almanya ve Fransa karşılaşmalarında izlediğim Cannavaro tek kelime ile müthişti. Yıllardır ekürisi olan Nesta’nın yokluğunda çok da iyi bir defans oyuncusu olmadığına inandığım Materazzi’ye nerede duracağını söylemekten, Lippi’nin sürekli değişen taktiğini sahanın içine son derece hızlı yansıtmaya kadar seyrettiğim en iyi kaptanlık örneklerinden birini verdi. Kenarda Lippi gibi Paul Newman benzeri son derece karizmatik bir hoca, sahanın içinde Cannavaro gibi bir kaptan ve defans oyuncusu olunca, bu ikiliye eklenen Gattuso, Pirlo, Grosso, Zambrotta gibi çok koşan ve savaşan oyuncularla İtalya için şampiyon olmak çok da zor olmadı.
Yine penaltılarla kaybedebilirdi İtalyanlar. Tıpkı 1990, 1994, 1998, 2000’de olduğu gibi. 2002’de ev sahibi takıma karşı oynamanın problemini yaşamışlar 2004’te ise İskandinav ittifakının kurbanı olmuşlardı. Ama bu sefer kaybetmediler; hem de dünyanın en iyi kalecisi Buffon’un hiçbir varlık gösteremediği penaltı atışlarında. Şampiyonluğu getiren penaltı atışını kullanmaya da herhalde Grosso’dan başkası bu kadar yakışamazdı. 1986’da Fransa’nın ve 1988’te SSCB’nin yendiği maçlar dışında son 20 senedir İtalyanın doğrudüzgün kaybettiği bir üst düzey maç hatırlamıyorum.
Benim gizli favorim İtalya ile İngiltere idi. İngiltere, ‘Sven Goran yıllardır bu takıma ne verdi?’ sorusunu akla getirecek şekilde hiçbir şey oynamadan ilk dişli rakibe elenince, geriye ümidim İtalya kalmıştı. Avustralya karşısında Materazzi’nin son derece saçma bir şekilde atılmasının ardından – bir Medina Cantalejo klasiği – 10 kişi ile rakibi yenmeyi bildiler. Tıpkı 2000’de Hollanda’ya karşı kazandıkları unutulmaz mücadelede olduğu gibi. Ardından kendilerinden çok zayıf olan, hatta Avrupa’dan katılan bence en zayıf takım olan Ukrayna’yı çok rahat bir şekilde geçip, ev sahibi olan ve müthiş bir şekilde kenetlenmiş Almanya’yı çok akıllı bir oyun ile üçüncülük maçı oynamak zorunda bıraktılar. Ardından da finalde benim maçlarına gitmekten en az keyif aldığım, gol atıp üzerine yatmaktan başka bir şey düşünmeyen Fransa’yı penaltı atışları ile geride bıraktılar. Turnuvayı düşünüp Fransa’nın hakettiğini yazanları düşününce futboldan alınan zevk kişiden kişiye bu kadar mı değişir demekten kendimi alamıyorum. Fransa, Güney Kore karşılaşmasında yuhalanırken, İtalya Çek Cumhuriyeti’ni güzel bir oyunla geçiyordu. Avustralya önünde 10 kişi kalana kadar çok üstün bir oyun oynayan İtalya bir üst turda Ukrayna’yı sahadan siliyordu. Fransa ise Brezilya’nın futbol oynamayı unuttuğu bir karşılaşmada galip geliyor, Portekiz maçında ise tipik bir Henry penaltısı ile kazanıyordu. İtalya karşısında Fransa yine penaltı ile golü bulduğunda ‘Lütfen’ dedim ‘Ne olur bu maç böyle bitmesin, Fransa penaltılarla bulduğu gollerle Dünya Şampiyonu olmasın.’ 1998 ve 2000’deki Fransa Milli Takımı şampiyonluğu hakeden bir takımdı. Dün akşamki takım ise rakiplerinin beceriksizlikleri ile oyunu kitleyen ve şanslı bir takımdı. Ama Dünya Kupası, her turnuvada oralarda olan ve hep şampiyonluğu hedefleyen şanssız İtalyanlara daha çok yakıştı.
Herkes maçtan sonra Zidane’ı konuşuyordu. Materazzi ne söyledi de emektar Fransa Milli Takımı’nın kaptanı son maçında bu tip bir harekete kalkıştı bilemiyorum. Ancak çıplak gözle gördüğüm, olay olduğu an Buffon’un kaleden koşarak yardımcı hakeme geldiği ve şiddetle itiraz ettiği yönündeydi. Kırmızı kartın neden bu kadar geç çıktığı konusunda farklı spekülasyonlar var. Maç tekrarlarını izleyebilen tek hakem olan 5. hakemin 4. hakeme söylediği, onun da ortahakemi uyardığı söyleniyor. En azından Domenech bunu iddia ediyor. Ne olursa olsun karar doğru olduktan sonra Domenech’in konuşmasına pek anlam veremedim. Zidane’ın kafasını ortahakem de görebilirdi, ne değişecekti sanki. Kaldı ki Zidane’ın bu tip hareketleri ilk değil. 1998’te hiçbir önem içermeyen Suudi Arabistan karşılaşmasında rakibinin üzerine basmış kırmızı kart görmüştü. Yine bu turnuvada İsviçre ve Güney Kore maçlarında sarı kart görüp gruptan çıkıp çıkmamalarını belli edecek karşılaşmada takımını yalnız bırakmıştı. Zidane çok büyük bir futbolcuydu ama iki dünya kupasını hakedecek kadar mı, bu tartışılır.
İtalya ve Fransa ile ilgili bu kadar. Dünya Kupası ile ilgili genel izlenimlerimi birkaç gün içinde yazacağım. FIFA’nın bilet dağıtımındaki beceriksizliklerinin turnuvayı nasıl ‘bratwurst und bier’ – sosisli sandviç ve bira – yemeye gelen izleyici topluluğuna çevirdiğini, federasyonlara dağıtılan biletlerin nasıl karaborsa olarak satıldığını, eldiven giyen görevli arkadaşların nasıl etrafına rahatsızlık veren taraftarları tek tek topladıklarını ve İsviçre maçlarına Türk Milli Takım forması giyerek gittiğimde neler yaşadığımdan bahsedeceğim.
Tebrikler Cannavaro, tebrikler Lippi. Size çok yakıştı.