Öncelikle geçtiğimiz hafta Eskişehir ile ilgili sitemimden sonra beni ilçelerine davet eden Bozüyüklü Beşiktaşlılara teşekkür ediyorum ve açmakta oldukları lokalin hayırlı olmasını diliyorum.
Son yazımda Beşiktaş'ı dört ana kriterde değerlendirmek istediğimi belirtmiştim. Bunlardan ikisinden, oyunculardaki gelişimden ve teknik yönetimden geçtiğimiz hafta bahsetmiştik. Şimdi de yönetimi ve transferleri değerlendirelim. Aslında bu iki konu birbiriyle oldukça bağlantılı.
YÖNETMEK YA DA YÖNETEMEMEK İŞTE BÜTÜN MESELE...
Beşiktaş'ı 3 yıldır ara sıra izleyen herhangi biri, takımın en zayıf noktasının savunmanın göbeği olduğunu kolayca söyleyebilir. Biraz daha futbolla ilgili biri ise, bu sorunun savunma göbeğinde oynayan ikililerin paylaşım yapamamasından, doğru yer tutamamasından, topu oyuna sokamamasından ve sık sık adam kaçırmasından kaynaklandığı teşhisini koyabilir. Dolayısıyla da, bu kulüpte yöneticilik yapmaya soyunmuş insanların transfer sezonunun çok daha öncesinden, bu eksikleri kapatacak beceri ve deneyimde savunma oyuncularını araştırmış ve bunlardan biriyle söz kesmiş olmasını bekleyebilir.
İşte transfer sezonunun başlamasıyla beni en çok şaşırtan olay bu olmuştu. Evet, son yıllarda yapılan hatalardan sonra Beşiktaş yönetiminden her türlü tecrübesizlik beklenebilirdi. Ancak yine de insan, transfer sezonunun çok öncesinden belirlenmiş bir, belki iki savunma oyuncusu olduğuna inanmak isterken, yönetimin arayışlarına yeni başladığını ve son derece pahalı oyuncuların peşinde umutsuzca koştuğunu görünce neye uğradığını şaşırıyor. Dahası, bu yönetim geçtiğimiz 2 sezonda olduğu gibi yine böyle bir oyuncu bulamadan transfer sezonunu kapatmayı başarıyor!
Yine aynı yönetim, futbol idarecisi olarak atayacağı kişiler konusunda son derece çaresiz davranıyor. Bu görevlere atanan kimse Beşiktaşlıları tatmin etmiyor. Ayrıca sanki her belanın müsebbibi gibi yansıtılan menecerlik pozisyonu için de, koca Beşiktaş camiası içinde Sinan Engin dışında bir alternatif üretilememesi, Engin ve taraftarlar arasında gereksiz bir gerginliğe yol açtı.
"Tarihten aldığımız tek ders, tarihten ders almadığımızdır" der Bernard Shaw. Beşiktaş yönetimi de bu sözü doğrular bir görüntü çizmeye devam ediyor kısacası. Umarız Del Bosque ve Tigana olaylarından ders alınmıştır ve Ertuğrul Sağlam'a aynı müdahaleler yapılmaz.
TRANSFERİN MANTIĞI...
Kulüplerin ve yöneticilerin yaptıkları transferlerin arkasında genellikle bazı politikalar vardır. Örneğin, Fenerbahçe'nin Tuncay gibi dinamik bir oyuncunun yerine yaşı ilerlemiş bir Roberto Carlos'u transfer etmesini anlayabiliriz. Sonuçta sansasyonel reklamlarıyla ünlü Benetton'un patronu Luciano Benetton'un söylediği gibi "reklam sadece para kazanılmak için yapılmaz, reklam kurumsal imajı vurgulamak için de yapılır". Fenerbahçe'nin de böyle bir imajı daha fazla başarıya ve daha dinamik bir takıma tercih etmesi bir politikanın, bir seçimin ürünüdür. Tabii ki sadece potansiyelden ve olasılıklardan bahsediyorum. Çünkü sonuçta her zaman anlatmaya çalıştığım gibi, futbol insanlarla oynanıyor ve kimin nasıl bir performans göstereceğini her zaman bilemezsiniz.
Beşiktaş ise transferlerinin hangisini imaja göre hangisini başarıya göre yaptı belli değil. Zira yukarıda belirttiğimiz gibi, savunma arka planda kalırken odak noktası, zaten yeterince top geçmeyen forvet, alternatifi bol olan orta alan ve kaleydi.
Aslında büyük kulüpler transfer yaparken çok basit düşünüyor. Önce ihtiyacını belirliyor, sonra o ihtiyacı karşılayacak kapasitede oyuncuların eder fiyatını buluyor. Bir oyuncuyu transfer ederken ise o fiyata o oyuncudan daha iyisini bulup bulamayacağını araştırıyor. Tüm bunlardan sonra da transfere karar veriliyor.
Beşiktaş yönetiminin süreci ise şu şekilde işliyor: Öncelikle Fenerbahçe'den ayrılmaya veya gönderilmeye hazırlanan oyuncular belirleniyor. Daha sonra bu oyunculara Fenerbahçe'nin teklif ettiğinden çok daha yüksek bir bedel biçiliyor ve transfer ediliyor. Sonuç ortada tabii ki. Beşiktaş'ı ilk 3 karşılaşmada taşıyan isimler 3 genç oyuncu Serdar Özkan, Serdar Kurtuluş ve Batuhan.
Öte yandan şunu da kabul etmek gerekiyor ki, bu sene transfer edilen Tello ve Cisse beklenenden çok daha iyi bir performans gösteriyorlar. Kriter burada "beklenen" kelimesi kuşkusuz. Üstelik yüksek bedellerine rağmen bu kelimeyi telaffuz etmem de ilginç gelmiş olmalı size.
BÖLGE BÖLGE TRANSFER...
Kaleden başlarsak: İnanılmaz! Düşünün ki, geçtiğimiz yılın Türkiye Ligi'ndeki en iyi kalecisi ve milli takımda oynamaya başlamış olan Hakan Arıkan transfer edilirken, onun yanına yaklaşık 5 katı bir maliyetle Fenerbahçe'de yedek kalmış olan Rüştü Rençber transfer ediliyor. Yukarıda bahsettiğim konuya güzel bir örnek. Senelik 3 milyon YTL'ye yakın bir değerin çok daha azına Rüştü seviyesinde ve onun kadar oynayacak bir kaleci bulunamaz mıydı? Cevabı size bırakıyorum.
Savunmaya lig başlamadan az önce transfer edilen Diatta, henüz oynamamakla beraber, yukarıda tarif edilen tarzda bir savunmacıdan ziyade, mücadele gücü yüksek bir markajcı olarak biliniyor. Buna karşılık savunmanın sol tarafında yer alan İbrahim Üzülmez hem sürekli aksıyor, hem de daha ilk karşılaşmada kaptanlığına yakışmayacak davranışlarla takımını eksik bıraktı. Yönetim buraya tek bir oyuncu bile düşünmedi. Oysa hem ezeli rakipleri bu bölgeye 2 önemli oyuncu transfer etti, hem de ligde o pozisyonda parlak performans gösteren daha başka oyuncularla ilgilenmedi.
Orta alanda Ertuğrul Sağlam tek kesiciyle oynamayı tercih ediyor. Bu nedenle Koray ve Cisse dönüşümlü oynarken, geçtiğimiz yılın yıldızı Serdar Kurtuluş savunmanın sağında görev yapıyor. Ertuğrul Sağlam'ın anlayışına saygı duyulabilir, ancak bu bölgede Serdar Özkan ne kadar çapraz ataklarla enerji veriyor ve oyunu hızlandırıyorsa, Ricardinho da o kadar yavaş kalıyor ve takım savunmasına zarar veriyor. Ayrıca bu sene ani çıkışlar yapmayan Koray savunmaya çok fazla gömülüp hücuma hemen hemen hiç katkıda bulunmazken, Cisse daha önde oynayarak hem savunmanın daha ileride kurulmasını sağlıyor hem de isabetli paslarla rakipte yerleşim sorunları yaratıyor. Ricardinho ne kadar gereksiz bir transferse, Cisse de o kadar gerekli bir transfer oldu Beşiktaş'ta.
Hücumda bir problem var mı derseniz? Bobo ve Delgado yeterince iyi bir forvet ikilisi olabilecekken, genç Batuhan da her karşılaşmada oyuna daha fazla ısınıyor. Nobre ise pres yapmanın bir forvetin en önemli görevi olduğuna inandığından, sahanın her yerinde pres yapıyor. Ancak hücum bölgesinde doğru zamanda doğru yerde olamıyor ve oraya yorgun bir şekilde geldiğinde aldığı hiçbir topu kontrol edemiyor. Yine de iyi bir yedek olarak görülebilir. Yani bu bölgeye yeni bir yabancı forvet alınması ne kadar gerekliydi tartışılır.
HALİL AKKAŞ...
Son olarak, atletizmle ilgili biri olarak birkaç yıldır Halil Akkaş'a odaklanmış durumdayım. Halil Akkaş'ın özellikle bu sene elde ettiği dereceler gerçekten olağanüstü. Afrika kökenli koşucuların hakimiyeti altındaki bir mesafede her girdiği yarışta derece elde ediyor. Üstelik medyanın odağı ve oyuncağı olmadan. Bu hafta Dünya Atletizm Şampiyonası'nda ben ondan madalya bekleyenlerden biriyim, ancak alamasa da alkışlayacağım başarısını ve çabasını.