Bir cep mesajı çaktım; "Akşam maça geliyor musun?" diye. Yanıt, "Yok"tu. İçim sıkıldı, efkarlandım, Ezginin Günlüğü'nün yeni tribute albümü 'Çeyrek'i takıp arabaya, çıktım yola. Derdimi 'o'na anlatamanın sıkıntısı, kırık bir kalple çöktüm Zübeyir Ocakbaşı'nda beni bekleyen Adnan ve Ufuk'un masasına. Maçtan önce iyi gider, bir iki tek atarım, ama bu kez yarısında bıraktım ilk kadehi, içemedim. Kalktık. Taksiyle indik İnönü'ye.
O'nun için aldığım ikinci kombine benimkinin yanındaydı hep. Artık o kombine 'sahipsiz'di. Kapının önünde bekleyen 20'li yaşlarındaki kara kuru oğlana sordum; "Var mı oğlum biletin?" "Yok abi" dedi. "Gel" dedim. "Allah razı olsun abi" dedi. "Eyvallah" dedim, daldık içeri.
TART BABA TART, NEREYE KADAR?
Öğrendim ki, kadroda önce Eduardo Cisse varmış ama kasığı çektiği için Koray başlayacakmış yerine. "Değişmez" dedim içimden. Genellikle durduğumuz yer olan kapalı üst yeni açık tarafında ellerini bizden daha çabuk tutmuş, yaşları 7 ila 13 arasında değişen kızlı erkekli bir grup dünya güzeli çocuk, en ön demirdeki yerimizi kapmışlardı. O kadar güzeldi ki hepsi, o kadar olsun. Bugün onlarındı orası, nasıl olsa 5-10 sene sonra tamamen onların olmayacak mıydı?
Hakemin düdüğü ağzında, gözü saatinde. Topçular da biz de hazırdık? Düdük çaldı ve... Önce hep birlikte uzun bir "Şşşşş", sonra "Bir,kiii,üçççç" sonra üçlü ve üçlü biter bitmez bütün stat zıplaya zıplaya "Laylay..." Maç başladı artık...
İlk 20 dakika dengede gitti. Eskiden Orhan Ayhan abimiz, boks maçlarının ilk rauntlarında "İki boksör de birbirini tartıyor" gibisinden bir klasik kullanırdı. Öyleydi, Beşiktaş Kayseri'yi, Kayseri Beşiktaş'ı tartıyordu. Aslında maç da bu tartıyla bitti ya, neyse...
Oyun dengede, tribün eğlencedeydi. "Beşiktaşım dünyam sensin"inden tutun da "Her zaman her yerde seninle birlikte ölüm gelsin isterse"ye kadar bütün 'besteler' -tribünde güfte beste ayrımı yoktur hepsi bestedir- peşi peşine söylenirken bir kaç düşük yoğunluklu pozisyon dışında dişe dokunur bir şey yoktu.
Bobo ileride yalnızdı yine. Delgado yardım etmeye uğraşıyorsa da Kayseri müdafaası ceza sahasının önünü kalın bir duvarla örmüş, göbekten gelecek tehlikelere karşı önlemini almıştı. Bu durumda top kaçınılmaz olarak kanatlara açılmak durumundaydı. Ama orayı da sağlamlamıştı Tolunay Kafkas'ın oyuncuları. Öyle ki, iki Serdar'ın kullandığı sağ kanattan bile 'çıt çıkmadı' desek yeridir. İlk yarının başında Serdar Özkan'ın ok gibi içeri daldığı ve kaleci İvankov'un yatarak çıkardığı topu ihmal etmiyorum elbette. İlk devre Tello gitti geldi, aldı verdi, içeri kesti durdu ama hepsi korunaklı Kayseri müdafaası arasında eridi gitti.
DAHA BÜYÜK OLACAK BİR KALECİ İZLİYORUZ
Kaç maçtır yazacağım yazacağım, atlıyorum. Beşiktaş'ın bu yıl ki transferleri arasındaki bence en iyisi, elbette şimdiye kadar izlediğim kadarıyla, kaleci Hakan Arıkan.
Soğuk ama dikkatli, rahat ama güvenli, sakin ama hızlı... Bir kalecide olması gereken en temel özelliklerin hepsi yani. Orkun, Serdar ya da Volkan ile kıyaslandığında, onların 'oyunun içinde kalmak için geliştirdikleri' o agresif tarzdan uzakta, sakin usul işini yapıyor Hakan. Hem de çok iyi yapıyor. Zürih maçında en az 4 tane gol olma ihtimali çok yüksek topu çıkarmıştı, bu maçta da öyle yaptı. Eğer Gökhan Zan'ın seri kademeye girmeleri ve Hakan Arıkan'ın kurtarışları olmasa şu an muhtemelen Beşiktaş'ta çok başka şeyler konuşuluyor olurdu. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, bütün iyi takımların iyi bir stoperleri ve iyi birer kalecileri olması gerekir. İşte Hakan, bu 'iyi takımın iyi kalecisi.'
ÇALIŞMADAN GELİŞME OLMAZ
İkinci yarıya Rico ve Tello'suz çıkınca Beşiktaş, tribünde bir garipseme oldu. Sesinden benden büyük olduğunu tahmin ettiğim biri, "Haydaaaaa! Eee, iyi de oyunu kim kuracak şimdi?" dedi. Güzel soru. Yanıt gecikmedi; Serdar Rico'nun yerine Mehmet Yozgatlı da onun yerine. "Hadi hayırlısı" dedi bizim abi...
Artık bütün tribün biliyordu ki İbrahim Akın'ın sorunu, temel futbol bilgisinin eksikliği ve bu eksikliği gidermek için gayret göstermemesiydi. Ne var ki, Ertuğrul Sağlam ile birlikte o da biraz kıpırdadı. Yeteneklerini geliştirdiğini gösteren bir şey henüz yapmamış olsa da - örneğin hala kendisine gelen ilk topu kontrol etmekte acemi- ciddi bir gayreti de göze çarpmakta.
İbrahim Üzülmez, her zamanki gibi gayretli ama o gayrete göre yine verimsizdi. Bir de iki Serdar'ın tutukluğu eklenince sonuç için bundan daha iyisini beklemek elbette hayal olurdu. Şunu da ihmal etmemek gerek ki, Beşiktaşlı futbolcuların bu maçta daha önceki oyunlarını gösterememiş olmalarında Kayserisporlu oyuncuların müthiş dirençleri ve neyi ne zaman yapacaklarını bilmelerinin de payı çok çok büyüktü.
UĞURSUZ MARTI! DEFOL!
Biz dönelim esas maça.. 70'lere doğru yorgun ya da hasta olduğunu tahmin ettiğim bir martı bütün hafta boyunca dilediği gibi kullandığı İnönü Statı'na doğru süzüldü. Biz maçı bırakmış onu izliyorduk "Ne yapacak?" diye. O da, kısa bir tur attı ve topun oynanmadığı bir bölgeye gövde üstü iniş yaptı. Bundan sonra maç 84. dakikaya kadar martı ile Beşiktaş/Kayseri arasında geçti. Futbolcular nereye gidiyorsa martı tam ters yöne deplase oluyordu.
Maçı omuz düzeninde izlediğim Zeki Demirkubuz dayanamadı artık; "Ya bir Allah oğlu yok mu şu hayvanı sahadan alacak. Ölsün mü yani hayvan" diye patladı yüksek sesle. Nihayet, 84'te martı ağır bir askeri nakliye uçağı gibi kalkışa hazırlandı. Bir yarım tur daha attı İnönü'nün üzerinde sonra kapalıyla eski açık arasından çekip gitti.
O ana kadar takım üzerindeki bütün lanetin bu martı yüzünden olduğunu düşünmüş olsalar gerek ki, bir kaç genç arkasından "S..... git. Uğursuz p... k" diye sunturlu küfürler savurdular ardından. Martı duydu mu bilmiyorum! Çünkü bu martı milletinin intikamı kanlı olur. Özellikle kıyılarda ve adalarda oturanlar iyi bilirler bunu. İnşallah duymamıştır...
Maç bitti. Çıkışta herkes Rico ve Delgado'nun oyundan alınmasının hata olduğunu söylüyordu birbirine. Eğer bir gol olup Beşiktaş kazansaydı elbetteki "Ertuğrul Hoca'nın yerinde değişiklikleri" diyeceklerdi. Tabii ki böyle diyecekler, futbol bundan başka bir şey değil ki?
Ben maçta sıkılmadım hatta epey de heyecanlandım diyebilirim. Ertuğrul Sağlam'ın maç sonunda söylediği "İki puan kaybetmedik bir puan kazandık" açıklaması bence oyunun özetiydi. Herşey olabilirdi ama futbolun en güzel sonucu 'beraberlik' kazandı. Bunu biliyordum ama yine de kendimi mutsuz hissediyordum.
Finikülere doğru giderken tribünden arkadaşım FD'nin Ezginin Günlüğü tribütüne okuduğu A. Kadir şiirinden bestelenen Nadir Göktürk şarkısı takıldı dilime; "Mutlu olmak varken bu dünyada/Geceler geldi dayandı kapımıza..."
Cebimde, sahibini deli gibi merak ettiğim öksüz kalan ikinci kombinem ve mutsuz ben, Taksim'e doğru yürüdük...