Milli Takım dendiğinde hayat dururdu gençliğimde. Milli maça gitmenin normal lig maçlarına gitmekle kıyaslanamaz derecede zor olduğu, bir gece öncesinden stadyumun kapısında yatılan dönemlerden bahsediyorum. Hem de öyle ortada galibiyet falan da yok; sadece grup maçlarında bir tek gol atmak hedefiyle Milli Takım'ın taraftarı ile beraber saldırışını hatırlarım. Sonra yılların birikiminin ve potansiyelinin getirdiği kırılımın eşiğinde olan Türkiye doğru adımları atmaya başladı. Önce Fatih Terim ile Avrupa Şampiyonası ardından Mustafa Denizli ile tekrar gidilen Avrupa Şampiyonası'nda gelen çeyrek final. Sonrasında yıllar sonra ilk Dünya Kupası, orada da ardarda gelen galibiyetler ve geçilen turlarla 'misyonsuz, vizyonsuz ve karizmasız' Şenol Güneş ile dünya üçüncülüğüne uzanan ama bundan daha önemlisi tüm dünyanın oynadığı hızlı, teknik ve 'fair play' dolu futbol ile ayakta alkışladığı, yabancı basının 'Avrupa'nın Brezilya'sı' dediği Milli Takım'ımızın katettiği inanılmaz yol.
Derken Ersun Yanal zamanı geldi. Milli Takım zaman zaman başarısız sonuçlar alıyordu ama takım herkesin takımı idi; bizim çocuklar sahada elinden geleni yapıyor, koşuyor, çabalıyor ve asla teslim olmuyordu. 'Hakan Şükür'ü oynattın, oynatmadın.' gibi son derece kısır çekişmelerin sonucunda Ersun Yanal gitti, kurtarıcı olarak Galatasaray'a UEFA kupasını kazandırdığından bu yana istediği başarıyı bir türlü elde edememenin getirdiği stresi üzerinden atmayı ne yazık ki hala başaramamış olan 'İmparator Fatih Terim' göreve geldi. O göreve geldiğinden beri ise Türk Milli Takımı sahada oynadığı topla ve sonuçlarla değil; rakip takımı havalimanında bekleterek saatlerce otobüs ile dolaştırmakla, maç sırasında kendi oyuncusuna rakip oyuncunun ayağına gimesi direktifini veren teknik direktörle, elendiğinde rakip oyuncuları soyunma odası koridorlarında kovalayıp saldırmakla, Fatih Terim'in her basın toplantısında ders verdiği ikinci sınıf İtalyan mafya filmlerinden derlediği özlü sözlerle ve atılan golden sonra - futbol oynamaktan yıllardır uzak kaldığı için muhtemelen unutmuş olduğu - kırmızı kart göreceğinin bile bilincinde olmadan basın tribününe 'kol hareketi' çeken rezil Milli Takım Kaptanı ile gündeme geliyor.
Benim Milli Takım'ım bu değil. Ben kenarda teknik direktörümün kendini kaybetmiş bir şekilde oraya buraya saldırmadığı, kazanmak için herşeyin mubah olduğunu düşünen – büyük düşünürün dediği gibi 'Resultante Importante' - zihniyetin hakim olmadığı, kompleksin ve kişisel çekişmelerin aklın önüne geçemediği, sahada maçı kazanmak için oyun kuralları ve sporun ahlak çerçevesi içerisinde herşeyi ortaya koyan ancak sahadan yenik ayrıldığında da karşı tarafı tebrik etmeyi ve kendisini eleştirmesini bilen bir Milli Takım istiyorum.
EMRE MASUM BİR KOL HAREKETİ YAPMIŞ ÇOK MU?
Size maçtan önce bir oyuncumuzun tribüne el hareketi çekeceğini ve bunun kim olacağını tahmin etmenizi isteseydim, herhalde Emre ismi üzerinde mutabık kalırdık. Hiçkimsenin Halil, Gökhan veya Hakan Arıkan diyeceğini zannetmiyorum. Senelerdir top oynamayan 'yıldız' oyuncumuz Emre'nin İngiltere'deki futbol hayatında kime ne dediği bizi bir ölçüye kadar
ilgilendiriyor olsun, Milli Takım forması ve kaptan pazubandı ile yaptığı hareketlerin resmi makamlar tarafından ne şekilde değerlendirileceğini yakından izliyor olacağız. Bu ülkede bir federasyon ve spor bakanı var ise bu rezilliğin cezasız kalmayacağını umuyorum. Milli Takım teknik direktörü tarafından verilecek bir cezayı zaten beklemiyorum çünkü Emre'nin İsviçre maçında da gösterdiği bu tarz davranışlarda dersalmaz dersverir Fatih Terim'den feyz aldığı gün gibi ortada. Sizin Milli Takım hocanız kazandığı maçtan sonra basın için mezar kazdırırken takımının kaptanı Emre masum bir kol hareketi yapmış, çok mu?
Miili Takım tarihinde düştüğü en zayıf grupta. Şenol Güneş için şanslı derlerdi ben hayatımda bir önceki turnuvaya katılan bir tek takımın olmadığı bir grupa düştüğümüzü hiç hatırlamıyorum. Yunanistan ve Norveç maçlarında rakip kaleciler hayatlarının en kötü gününde olmasa veya Macaristan maçında İskoç hakem sonrasında özür dilemek zorunda kaldığı skandal karara imza atmasa merak ediyorum şu anda daha nasıl özlü sözler dinleyecektik 'İmparator'dan.
Şenol Güneş'in içinde ders, mezar falan geçmeyen bir sözü vardı. Milli Takım'ın puan kaybettiği bir maçtan sonra 'Işığı gözümüze değil önümüze tutun.' demişti. Ama Gucci, Armani giymediği, 'Derin Futbol' ile alakası olmadığı ve fazlasıyla rahat itilip kakılabildiği için şimdi memleketinde teknik direktörlük bile yapmıyor. Federasyonu ile mahkemelik, üçüncülük madalyası olmayan bizim değerini bilmediğimiz Şenol Hoca'nın değerini Kore bildi. Macaristan maçı sonrası 'Ders almadı, ders verdi.' diye manşet atan gücetapan basını okurken aklıma Hakan Şükür krizi yüzünden henüz ortada kaybedilmiş birşey yok iken görevinden alınan Ersun Yanal geldi. Bu takımın bu süreçlerde başında teknik direktör olarak Fatih Terim değil de Ersun Yanal veya Şenol Güneş olsaydı çok büyük ihtimalle başarı olarak şu anda olduğumuzdan daha kötü biryerde olmazdık ama hem Türk hem dünya futbolseverlerinin gözünde Türk Milli futbol takımı çok başka yerde olurdu.
Ben Milli Takımımı sevmek istiyorum. Maçlarda tıpkı eskiden olduğu gibi ay yıldızlı formamı giyip bütün maç gününü öyle geçirmeyi istiyorum. Teknik direktörünün veya kaptanının kimseyle takışmadığı, arkadaşlarımın teknik direktörün başarısız olmasını dilediği için maçı kaybetmemizi istemediği doğrudüzgün bir Milli Takım istiyorum. Bizimkinden başka tutabileceğim bir Milli Takım da yok. Ne dersiniz, çok şey mi istiyorum?