
Gerginlik ve rahatlama, kaygı ve sevinç; futbolun ikiz kardeşleri... Hakem bitiş düdüğünü çaldığında Fenerbahçe taraftarları, son 10 dakikada bir kaza kurşununa kurban gidecekleri tedirginliğinden olsa gerek, sevinçten çıldırmış gibiydi.
Onlar birbirlerini tebrik edip kucaklaşırken, ben bizim 'futbol ulemaları'nın her fırsatta tefe koymak için fırsat kolladığı Zico'ya dikmiştim gözümü.
Sıra şimdi onundu. Önce, iki elini yumruk yapıp havaya kaldırdı. O abartsız, samimi, şahane gülümsemesi vardı yüzünde. Bir ya da iki saniye öylece kaldı. Sonra, kendi sağına döndü. Manchini çoktan ona doğru yola çıkmıştı bile. Ortada bir yerde buluştular, önce el sıkışıp sonra sarıldılar birbirlerine. Manchini, bir yaşayan bir efsaneyle kucaklaşırken ikisi de gülüyordu. Evet, gülüyorlardı.
İnterli bir kaç oyuncu forma değiştirmişti Fenerbahçelilerle. Ben Zico'yu gözlediğimden kim kimden ne aldı göremedim. Sadece formasını alabilmek için küçük bir çocuk gibi Roberto Carlos'un peşinde koşturan Jimenez'i görebildim. Formayı o mu aldı başkası mı onu da bilemiyorum.
Futbolun protokolü de böyle oluyor. Ellerinde formalar, yarı çıplak soyunma odasına giderken, Zico'nun önünde küçük bir tokalaşma kuyruğu oluşturdu İnterliler. Hepsi bir efsanenin, babalarından abilerinden 'ince ayar'larını dinledikleri, 'futbolun tanrıları'ndan 'Beyaz Pele'nin elini sıkmak için birbirinin peşindeydi. Yenilmişlerdi ama ona yenilmişlerdi. Biliyorlardı, o kimleri yenmemişti, kimlere yenilmemişti ki... O, oynadıkları bu oyundu, o futboldu. Çocuklarına anlatmak için Zico'nun elini sıkıp, duşa gittiler.
Bence en güzeli çubuklu forma
Sizi bilmem, biz Samsunlular iftar vakti için "top patladı" deriz. Ezan okunduğu, oruç açıldığı, 'top patladığı'ndan ikinci köprü bomboştu. Yarım saatte aldık Bağcılar-Kuyubaşı arasını. Ara sokaklardan birine park ederken arabayı, nerede yemek yiyeceğimizi tartışıyorduk. Biri Göztepe'deki Bafra Pidecisi'ni önerdi, "Ağır olur" dedik, vazgeçtik. Seçenekler ikiye düştü otomatik olarak. Ya benzincinin köşesindeki Eyvan ya da yanındaki kokoreççi. Genellikle Fener maçlarına giderken ilk tercihimiz o kokoreççi olur, bu kez de öyle oldu. İki yarım ekmek kokoreç bir çeyrek midyeyi indirip bünyeye, geçtik Saracoğlu'na.
Nezih stat bu Saracoğlu, temiz, pürü pak, gıcır gıcır. Taraftarların çoğu formalı, hepsi de Fenerium'dan alınma gibi duruyor.
Ters adamım ya, şöyle düşünüyorum kendi kendime; "Kadıköy'de otursaydım Fener'i, Galatasaray Lisesi'ne gitseydim Galatasaray'ı tutmazdım." Bir de şöyle düşünüyorum, "Hadi de ki, Fener'i tuttum ama kimse bana şu turkuaz formayı giydiremezdi." Nerde o çubuklu formanın güzelliği, nerde Cemil'in, Alparslan'ın ve arkadaşlarının terlettiği beyaz numaralı 'direkli forma.' Bizim, kırmızı numaralı siyah beyaz çubuklu forma neyse gözümde, Galatasaray'ın parçalı forması neyse, milli takımın göğüsten kuşaklı forması neyse, Fener'in çubuklu forması da odur.
Ben demiştim!
Farkındayım uzattım, artık maça geçelim... Herkes İnter'in farklı kazanacağını düşünüyordu hafta içi. Ben hariç. Ben Beşiktaş'ın da Marsilya'ya iki gol atacağını düşünüyordum ama onda yanıldım. Neden mi böyle düşünüyordum?
Maça rakibin anlam kattığını düşünenlerdenim. Onun hedefi, adı ne kadar büyükse arzusu iştahı ne kadar fazlaysa senin oyuncularının kazanma arzusu da buna bağlı olarak artıyor. Tersi mümkün değil mi? Elbette mümkün ama benim teorim çoğunlukla doğru çıkıyor. Yenilse bile beğenmediğin takımın büyük maçta 'genellikle' iyi oynuyor.
Sezon başından bu yana izlediğim ve çok eleştirilen Fenerbahçe'nin 'gerçek kalibresi'nin bu olmadığını düşündüm hep. Tıpkı Beşiktaş gibi... Bu kadar çok becerili oyuncusu olan iki takım da böyle oynamamalıydı. Zico, böyle oynasınlar istiyor olamazdı. "Bir yerde bir şey yapacak bunlar, uygun rakibi bekliyorlar" diye düşündüm hep.
Maçın başında dengede gider gibi görünen oyun ilerleyen dakikalarda İnter'in sahasına yıkıldı. İlk yarı Gökçek Vederson (bu adı aldığı gün anasına babasına bu durumu nasıl açıkladı çok merak ediyorum doğrusu) ve Roberto Carlos'un kanadı hiç durmadı.
Tuhafı şuydu; Fener orta sahada top yaparken, ya Carlos ya Vederson kendi kanatlarında koşuya başlamış oluyordu. Ne var ki, ters kanadı kullanan Önder Turacı - ki benim çok beğendiğim mahir bir futbolcudur kendisi - ataklara hep geç kalıyor, zaman kaybediyordu. Buna bağlı olarak da auta giden ilk ortasını havaya dikip, ikinci ortasını ise taaa en arkaya kimselerin olmadığı yere yapınca ben içimden "Gitti çocuk" dedim. Önder Turacı o kanadı kullanamayınca, kimsenin beğenmediği ama aslında rakip müdafa önünde olmadık işler yapan Kezman da istediği topları alamadı. Çünkü Vederson-Carlos ikilisi daha çok 'kaleyi yoklama günü'ndeydi. Hal böyle olunca tribünden Kezman'ı eleştirenler yine "haklı çıktı" gibi göründü. Ama bana sorarsanız bu sadece bir haklı çıkma görüntüsüydü. Belki biraz güçsüz denebilir ama Kezman için kötü futbolcu denemez, sahada bulduğu yerlere, yaptığı işlere baktığımda hakikaten iyi futbolcu.
Denizler'e kıymayın efendiler!
Ben "Fenerbahçe şöyle iyi oynadı böyle iyi oynadı" demeyeceğim. Zaten gören gördü. Söyleyeceğim şey sadece şu olacak, maçtan çıktığımda kendimi tarttım ne hissediyorum diye, itiraf etmek gerekirse "Kıskandım" en doğru tanım olur.
Ama belirtmeden edemeyeceğim, Fenerbahçe taraftarının çok can sıkıcı bir takıntısı var. Elbette bu can sıkıcı tavır diğer takım taraftarlarında da aynı oranda var. Ne mi o? Şu Deniz Barış'ı protesto etmek için hep tetikte olma takıntısı. Bana "Maçın sence en iyi üç adamını say" deseniz, düşünmeden Deivid, Alex ve Deniz derim. Her topa basan, kaptığı her topu olumlu kullanan Deniz, ikinci yarının ortalarında bir iki topu 'ezdi' diye, ki benim sayabildiğim iki idi, homurdanmalar, protesto etmeler, en iyi ihtimalle hiç ciddi anlamda futbol oynamamışlık göstergesiyse, bir başka ihtimalle de hayatta bütün işleri mükemmel yaptığını düşünen bir vasatın göstergesidir.
Maç bitti çıktım. Her pozisyonu birbirine tekrar tekrar anlatan, sevinç içinde bir kalabağın arasından Kuyubaşı'na arabama doğru yürüdüm.