Güzel, aydınlık bir gündü; sıcakla ılık arası ama daha çok sıcağa yakın. Burcu'yla, Kandilli'deki 'Suna Abla'da içinde hamsi buğulamanın da olduğu 'Karadeniz tipi' kahvaltıya kaptırınca kendimizi, zamanı ayarlayamayıp yine geç kaldık maça. Arabayı Cahide'nin otoparkına bırakıp orta hızda bir tempoyla -ki kadın ayağıyla fazla hız yapılmaz, bilinir (!)- İnönü'nün önüne gelmiştik ki, İstiklal Marşı bitmek üzereydi. Can havliyle daldık içeri.
Kulaklarıma inanamıyorum... Kapalının göbeği "Deli İbrahim oooo o o o o" diye bağırıyor. Gözümün önüne Porto maçının bitiminde Üzülmez'in takımı el işaretiyle soyunma odasına çağırırken ki yüz ifadesi geliyor… Öfkeli, küskün, kızgın… Hani sanki cumhurbaşkanı olacaktı da biz zorladık o nedenle orta sınıf bir sol bek oldu memlekete! "Yahu" diyorum kendi kendime, "Bir kalabalığın hafızası bu kadar çabuk mu temizler kendini?" Evet biliyorum, affetmek, unutmak değildir ama yahu üstünden bir iki hafta geçsin, Üzülmez de kendini bir gözden geçirsin, şöyle kendi tutumunun eni konu eleştirisini yapsın... Ama nerde?... Anlayacağınız maç benim için kötü başlamış oldu.
Ama Beşiktaş iyi başladı maça. Özellikle Burak.. Hızlı ve rakibi dağıtan bir havadaydı ama.. Ah işte, şu 'ama' yok mu? Burak'ta eksik olan hızın yanına koyamadığı gücü belki de. İkili mücadelelerden galip çıkacak, son vuruşu iyi yapacak gücü hala yok Burak'ın. Gol olmasa bile heyecan verici vuruşlar yapacağı iki pozisyonda, bir lise öğrencisinin heyecanı, beceriksizliği ve güçsüzlüğü içindeydi. Güçlü değil Burak, hızlı ama güçlü değil.
Yine de ilk yarım saatte özellikle onun kanadından çok çalıştı Beşiktaş. Solda Tello her zamanki gibi adrese teslim işler yapıyor, Beşiktaş'ı sürekli ileri çağıran, oyuna kışkırtan, ajite eden deparlar, paslar atıyordu. Bir tanesi gözümün önünde. Topun dibine girdi ve en arkaya, çapraz koşu yapan Burak'ın önüne bir top attı ama... Ah işte, şu 'ama' yok mu?
BALANSI BOZUK BU TAKIMIN
Ali Tandoğan benim Beşiktaş'a gelmeden önce en beğendiğim orta saha oyuncularından biriydi. Hem orta sahadan dikine hem de sağ çizgiden içeri enlemesine 'kapı teslimi' toplar atardı arkadaşlarına. Bunu Beşiktaş'ta bir kaç kez yaptı o kadar. Bu maçta ise hiç yapamadı. Çünkü, orta saha çizgisini geçtiği anlar sayılıydı maçta. Çıkmadı, belki de çıkarılmadı. Oysa ikinci yarı özellikle Serdar Özkan-Eren Aydın didişmesinin ardından sorunlu bir hale gelen o kanadı daha iyi kullanabilirdi Tandoğan, ama... Ah işte, şu 'ama' yok mu?.. Artık ben bu, "Belki de çıkarılmadı"yı daha çok önemser hale geldim.
Şöyle ki... Gençlerbirliği maçında da daha önceki maçlarda da gördüğüm bir şey; Beşiktaş bir kanattan yüklenirken tuhaf ve anlaşılmaz bir biçimde diğer kanat oyuncuları orta saha çizgisini geçmemeye özel önem veriyorlar!
Örneğin; Cisse, Delgado ya da Serdar Özkan'ın olgunlaştırdığı bir hücumda Tello soldan bindirip, Üzülmez onun arkasını kollayarak rakip alan geçerken ben hep öteki kanata bakarım. Beşiktaş bu anlarda balansı kayan otomobil gibi hep tek tarafa çeker. Bu maçta da sıklıkla bu oldu. Sol kanat orta sahanın 10 metre içine girerken sağda en az 35-40 metrelik boşluklar vardı ve o alana atılacak deparlar belki de oyunu çözecekti ama... Ah işte, şu 'ama' yok mu?..
LIVERPOOL'A HAZIRLIK MI?
Neyse biz esas maça dönelim... İlk yarının 35'inci dakikalarına doğru tribüne bir haller oldu. O ana kadar sözlü şarkılarla 'klasik' eserleri yorumlayan kapalı birden janr değiştirdi. 'Janr' mı ne? 'Ekşisözlük'ten 'tosantosun'un tanımıyla aktarıyorum; "İngilizcesi 'genre', Türkçe karşılığı yerine göre 'tür' yerine göre 'sınıf' olan kelimenin Türkçe'ye telaffuzuyla geçmiş uyduruk hali. 'Genre' de değil, 'tür' de değil, 'janr'... Hay janrlar götürsün seni.." Bir tür karaoke başladı tribünde... Alkışlar eşliğinde bir melodi, alt kapalı "Lay lay lay lay lay lay" diye okuyor sıra üste gelince onlar aynı eseri yine alkışlı bir tempoyla “o o o o o" diye seslendiriyor. Sevildi bu tarz. İkinci devre önce yeni açık sonra bütün tribünlerle karşılıklı olarak terennüm edildi. Zeki Demirkubuz'a göre bu önümüzdeki Şampiyonlar Ligi maçında Liverpool için hazırlık niteliğinde bir çalışmaydı.
Yazık oldu, Burcu bir arkadaşından gelen cep mesajını yanıtlarken, Yusuf Canlı su almaya, Turan Alan tuvalete gittiği ve bir sürü insan da maça ilgilerini kaybettiği için 200 yıldır gol atmayan Nobre'nin topukla attığı o acayip golü göremedi. Burada bir ders var elbette... Tribündeyken maçtan kopmayacaksın, çünkü pozisyonların tekrarı yok. Ve emin olun, televizyonda defalarca, onlarca açıdan tekrar tekrar izlediğiniz gollerin hiçbiri gözünüzün önünde o bir anda atılan golün heyecanını yaşatmaz size. Tribünde izlenen gol, o golün sevinci evde, kahvede ya da meyhanede yaşanan sevince benzemez.
KONDİSYONERİ DE YOK!
İkinci devre Beşiktaş'a bir şey oldu. Çoğumuz geçen haftalarda Serdar Kurtuluş'un yaşadığı o ani 'şeker düşmesi'ne bağladık tempo yitimini. Ramazan münasebetiyle midir nedir, ikinci yarı bir güçsüzlük, bir halsizlik şöyle, nasıl diyeyim bir mecalsizlik vardı oyuncuların üzerinde. Hadi yerliler eğer tutuyorlarsa oruçtan diyelim.. Ya ecnebi olanlar, onlara ne demeli... Ertuğrul Sağlam'a göre bu ikinci devre düşüşü Şampiyonlar Ligi'ndeki son maça bağlıymış. İnsan sormadan edemiyor, Fanatik'ten Orhan Yıldırım'ın yazdığına göre Beşiktaş'ın kondüsyoneri yok, o işleri Sağlam ve ekibi yapıyormuş. Acaba bu güçsüzlükte 'bilimsel çalışma' eksikliği var mıdır dersiniz? Bence vardır. Maç kazasız belasız bitti. Ben "üç puan üç puandır"cılardan değilimdir, bilinir. İyi oyun ve iyi oyuncuyu severim.
O ara Fanatik'ten aradı yazı işleri müdürü Zafer Büyükavcı, "Abi, yazı yazdıracak mısın?" Dedim, "Zafer, hem telefonda yazdırırken aklıma bir şey gelmiyor hem de bu maç için ne yazdırayım..." Genç dedi ki, "Tamam abi, yerini ayırmıştık artık biz hallederiz." Dedim "Eyvallah." Maçı nasıl tarif edeceğimi düşünüyordum ki, Burcu, olayı hülasa etti; "Ben hiç zevk almadım, ya sen?" Soruya bir karşılık vermek gerekirdi, bir yandan seviniyordum galip gelindiğine bir yandan "Bu iş hep böyle gitmez, sinyaller iyi değil" diye düşünüyordum. Bu ikircik içinde yanıtladım Burcu'yu bir Erkin Koray şarkısıyla 100. yılı hatırlayarak; "Silinmiyor gözlerimden o hatıralar..."