Milli takımın durumunu, maç öncesini, sonrasını, spikerin tavrını, futbolcuları, futbolu, rakibi, seyirciyi, antrenörleri, ıslıklanan milli marşı, ıslıklanan futbolcuları, alkışlanan Brezilyalıyı, alkışlanan Yunanlıları, ağlanacak halimize gülenleri, ÜÇ büyüklerden gelenleri, yurt dışında oyna(ma)yan lejyonerlerin ilk 11 hallerini, formunun zirvesindeki Serdar Kurtuluş’u, Mehmet Yıldız’ı, Gökcek Vederson’u, Sinan Kaloğlu’nu, Nihat Kaveci’yi kadroda göremeyişimi, doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir şeyi kafaya takmadım, Haluk Ulusoy’un Şenes Erzik’e kaçan 1 pozisyonun ardından abanışını gördükten sonra… Erzik’in şaşkınlıkla etrafa kaçırdığı gözlerini, mahcubiyetini…
Ülke futbolunu yöneten 1 insana yakışır mı?
Pes doğrusu…
Sahada rakibi dövmek gibi bir 'SPORTMENLİK' kültürünü bize hediye eden, basın tribününe yakışıksız hareketlerde bulunan futbolcusunu cezalandırmak yerine kaptanlık göreviyle onurlandıran Fatih Terim, Piontek’den devraldığı dönüşüm ve çağdaş futbol anlayışını tüketmiş, yerine tam da bizim tanıdığımız mesleki kariyerine kaldığı yerden devam etmeye başlamıştır. İşin şaşkınlık(!) yaratan kısmı ise, milli takımda ve futbolumuzda "yenilikler ve DEVRİMLER yapacağız" diyerek göreve gelen Terim’in ani bir manevrayla karşı devrim saflarında yer almaya başlamasıdır.
Ama gerçekten yeter artık! Sahadaki futbol falan değil dert, sonuçta futbolumuzun şu haliyle ileri adım atmasını beklemek çok güç. Sığ fikirler, ‘bize özgü’ çözümler, kademeli sistem, aşağıdan yukarıya takım kurma lafazanlığı…
Dünyanın en basit oyununu, içinden çıkılmaz,, sürekli ahkam keserek, yapış yapış, insanları milli takımdan dahi soğutarak, bir Ulusoy, bir Terim takımı haline dönüştüren zihniyetten gerçekten fena halde sıkıldık, yorulduk, üzüldük, pes ettik…
Yeter artık…