Yunanistan karşılaşması önce yazdığım “Kırılganlık” başlıklı yazıda, kendimize güven ile kendimizi kandırmak arasındaki ince çizgiyi örneklerle anlatmaya çalışmıştım. Aslında görmek istediğiniz zaman gerçeklerimiz ortadaydı.
Toplum olarak zaten olasılık, risk gibi konulardan uzağız. Başarılarımızı mucizelerle, kahramanlarla, komutanlarla, yürekle, cesaretle yorumlama gayreti içindeyiz, çünkü bundan büyük keyif alıyoruz. Bu nedenle de kağıt üzerinde hesapların ne gösterdiğine bakmıyoruz.
Bunun için futbola bakmamıza da gerek yok üstelik. Çok sevdiğini iddia ettiği çocuğunu arabasının önüne oturtarak onun hayatını ne kadar büyük bir tehlikeye attığını düşünemeyen kültürlü – kültürsüz birçok insanımız da bunu yansıtıyor, emniyet kemeri takmanın gereksiz olduğu durumlar olduğuna inanan sürücülerimiz de.
Oysa hesap kitaplar Yunanistan karşılaşmasının bizim için olumsuz geçmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu gösteriyordu. Kendi takımlarında maç başına 30 dakika bile oynamayan Tuncay, Emre, Tümer gibi oyuncuların yer aldığı bir orta sahanın koşmasını, defansa yardım etmesini, 60-70 dakika oyuna asılmasını beklemek sadece hayal kurmak olurdu. Orta sahanız olmayınca da herhangi bir üst düzey karşılaşmayı kazanmak… Bunu değiştirecek ihtimaller yok değildi, ama sadece "topun yuvarlaktır", "atamayana atarlar" gibi deyişlere başvurulacak durumlardı bunlar.
Sonuçta ben birkaç yıldır ilk kez orta sahası bu kadar kolay geçilen bir takım gördüm. Ve maalesef o takım benim ülkemin milli takımıydı. Özellikle son yarım saatte iş çığırından çıktı ve Yunanistan takımı tam olarak yürüyerek gelmeye başladı kendi sahasından bizim ceza sahamıza kadar. Oyun sanki Aurelio ile Yunan forvetler arasında geçmeye başladı gibi geldi izleyenlere.
Ancak en trajikomik olan şey karşılaşma sonrası medyamızın içine düştüğü durumdu. Futbol yorumcularımızın ve gazetelerimizin başlıklarına bakarsanız hep “utanın”, “ruhsuzlar” gibi kelimelerin vurgulandığını göreceksiniz. Bir başka deyişle, daha önceki yazılarımda da yazdığım gibi, biz hala olayın ruh, yürek, cesaret tarafını aşamadık. Oysa bu kavramları kullanabileceğimiz ama yeterince kullanamadığımız insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi uçsuz bucaksız boşluklarımız var.
Şunu bir daha üstüne basa basa vurgulayalım. Günümüzün çok fazla koşmayı gerektiren ve iyice hızlanmış futbol anlayışında cesaret, yürek gibi kavramlar yemeğin tuzu, biberi. Fizik gücü, teknik yeterlilik, kolektivite ve pas yüzdesi gibi konular ise oynadığınız futbolun ana malzemesi. Siz sahaya malzemesi eksik bir takım çıkarttığınızda cesaret, yürek vs. havada kalan kavramlar olmaktan öteye geçemiyor. Ancak iki taraf da aynı durumdaysa ya da olağanüstü şeyler oldukça bu kural geçersiz olabilir ki, bu da nadiren olur.
Şimdi futbolcuları mı suçlamalıyız bu durumda? Oysa onları Fatih Terim seçti. Peki Fatih Terim’i mi suçlamalıyız? Oysa onu federasyon seçti. Peki federasyonu mu suçlamalıyız? Oysa onu da kulüpler seçti.
Kısacası bu kadar çok hata yapılırken, yeni bir sistemle oynayan milli takım bozulurken, şanslı galibiyetler alınırken sesi çıkmayanların şimdi çıkıp da bu hakaretleri etme hakları var mı sizce? Hele de formsuz oldukları veya yetenekleri kısıtlı olduğu halde milli takıma seçilen oyuncuları aşağılamaya?