Mutluluk nedir? Neredeyse herkes için farklı bir tanımı, farklı bir anlamı vardır. Yitirdiklerini yeniden kazanmak var mıdır bu tanımların arasında? Kesinlikle. Carl Jung'un sözleriyle, "üzüntüyle dengelenmeseydi, mutluluk kelimesi anlamını yitirirdi."
Bu yüzden belki teşekkür etmeliyiz Fatih Terim'e ve onun bunca zaman boyunca milli takıma seçtiği futbolcularımıza. Bizi çok kolay gözüken bir Avrupa Şampiyonası hedefinden mahrum ederek imkansızı başarmak üzerelerken, şimdi Avrupa'da 28. sırada olan hem iddiasız, hem de aslarını getirmeyen bir ülkeyi, Bosna'yı, seyircimiz önünde, -son dakikalarında kendi sahamıza hapsolmamıza rağmen- tek golle geçerek bizleri ağlattılar. Sokaklara çıkarttılar. Ayrıca futbolcularımız da bu duruma minnettar olmalılar. Muhtemelen Malta'yı, Moldova'ı yenselerdi bu kadar büyük prim alabilirler miydi bilmiyorum.
Evet, biz yine unutkanlık hastalığına tutulduk. İlk İsviçre karşılaşmasında hiç oynamadığı bir yerde oynatılıp, bir şey yapamadı diye acımasızca eleştirilen Nihat'ı doğru yerde –ve nihayet- oynatınca, onun klasik golleriyle tanışınca onu kahraman yaptık. Yine, dün istenmeyen adam olarak gördüğümüz Fatih Terim'i şimdi milli kahraman yaptık. Onu "tek bir adam vardı ki" girişli cümlelerle haber kahramanı yaptık.
Bu noktadan sonra biraz acımasız olacağım. Bu ülkenin kahraman ve vatan haini yaratma ve ona tapınma arzusu o kadar kuvvetli ki, bu arzu başka herhangi bir alanda büyük üstünlükler kazandırabilirdi bize. Özellikle bir yorumcular üzerinde birilerini yüceltme ve asma konusunda büyük ve anlamsız bir baskı var.
Oysa sadece gerçeklere bakalım. Bu milli takım şanslıydı, çünkü ülkeden bir tek güven veren göbek savunmacısı çıkmamasına rağmen, Aurelio gibi olağanüstü bir kesici ve örnek bir oyuncu vatandaşlığımıza geçerek milli takımda oynamaya başladı. Üstelik hemen hemen her karşılaşmanın en iyi oyuncusuydu. Bu milli takım şanslıydı, çünkü Avrupa'nın ilk 13 takımından biri bile yokken, ilk 20'den sadece geçen aya kadar hiç yenilmediğimiz Yunanistan vardı. Ancak bu milli takım, ilk karşılaşmadan son karşılaşmaya kadar –Norveç ve Yunanistan deplasmanlarında gol yedikten sonraki kısımlar hariç- çok kötü bir futbol oynadı. Hiç zevk vermedi.
Benim eleştirim Fatih Terim'e değil aslında. (Bu cümleyi yazdım ama lütfen geçen gece "Sabri'yi niye oyuna soktu' desem haddimi aşmış olur muyum acaba?" diyen kalburüstü yorumcumuzun endişesiyle karıştırmayalım. Benim böyle bir endişem yok. Olayların benim tarafımdan bakıldığında nasıl göründüğünü anlatma konusunda hiçbir zaman kendimi kısıtlamamaya çalışıyorum.) Öte yandan, Fatih Terim'in mutluluğunu da anlıyorum. Bunu da küçümsemiyorum kesinlikle. Sadece, neden kendini o kadar büyük bir baskı altına soktuğunu anlamakta güçlük çekiyorum.
Asıl sorun ise şu: Bir karşılaşmayı futbolcular mı kazanır, teknik direktörler mi? Ya da futbolcular mı kaybeder, teknik direktörler mi? Sözkonusu Fatih Terim olunca biz sadece teknik direktöre odaklanıyoruz. O kaybetti veya o kazandı. Oysa seçtiği kadro formsuz bir kadro olsa da, yanlış futbolcular veya sistemle oynasa da, oyuncu değişiklikleri anlamsız gelse de, bu futbolcuların hatalarını örtbas edemez. Aynı şekilde, Arda'nın Hamit'e, Hamit'in Nihat'a muhteşem pası sonucu gelen golü de teknik direktöre mal edemeyiz. Ancak, bu ülkede çok hızlı karar verme artısına sahip birkaç oyuncudan üçünü nihayet bir arada oynattığı için teşekkür edebiliriz.
Şimdi biraz da olsa doğru bir yola oturmak üzereyiz. Orta sahada birbirine çarpan oyuncularla oynadığımız sistemden vazgeçince, oyunu açma imkanımız doğdu ve oyunumuz biraz güzelleşmeye başladı. Savunmamızın kanatları, Gökhan ve Hakan gibi iki zeki oyuncuyla beraber oturmaya başladı. Forvetimizde Nihat'ın kıymetini nihayet anladık.
Tabii kelebek etkisi teorisine göre her olayın arkasında bambaşka neden – sonuç ilişkileri var. Örneğin Roberto Carlos'un gelmesiyle ve Alex'in yüksek formuyla Gökhan ve Semih'in performanslarının artması arasında; Kezman'ın sakatlanması ve gol kaçırmasıyla Semih'in forma şansı bulup milli takıma seçilmesi arasında; Beşiktaş'ın Liverpool'dan 8 gol yemesiyle Fatih Terim'in nihayet Beşiktaş defansının eksiklerinin farkına varması arasında güçlü bağlar kurabiliriz.
Ancak eksiklerimiz de devam ediyor. Emre hala güven vermiyor. Üstelik hiçbir rahatsızlık vermeyen Bosnalı oyunculara karşı bile aşırı sinirliydi. (Hiç ders almamış gibi yaşadıklarından.) Savunmanın göbeği hala tehlikeli. (Aurelio'nun olmadı bir gün nasıl olacak bilmiyorum.) Forvette Semih çok çabalasa da hızlı ve kontra hücumlara uygun değil. (Ayrıca savunmanın arasına hapsediyor kendini.) Ve teknik direktörümüz de hala bizi şaşırtıyor. Semih'i çıkartırken Sabri'yi oyuna sokabiliyor. (Bugün kenarda oturan Mehmet Yıldız, Galatasaray'a gelmeye kalksa, Galatasaray Sabri dahil en az 3 oyuncusunu vermeye razıdır oysa.) Gökdeniz'den ve formsuz Tuncay'dan vazgeçemiyor.
- Bir yanda eksikler, bir yanda iyileşmeler.
- Bir yanda kahramanlar, bir yerde vatan hainleri. Bir yanda gece gündüz çalışarak Avrupa şampiyonu olup 3-4 bin YTL ödülü taksit taksit alabilen sporcularımız, bir yanda böylesine kolay bir maçı kazanmaları karşılığında yüzbinlerce Avro tahsil eden futbolcularımız. (Bu konuya yakında geniş bir şekilde gireceğim.)
- Bir yanda daha yeni ağır bir cezadan çıkmış milli takımımız, diğer yanda o cezaya gerekçe olan anonsları aynen yenileyen sorumlular!!!
Tüm bunların dengesini sadece akılla bulabileceğimizi bir anlayabilsek...