Çocukluğumdan kalma unutamadığım bir sahnedir. Yan yana iki fotoğraf. Birinde Real Madrid tarihinin en büyük futbolcularından biri Juanito, kırmızı kartını otoriter bir vaziyette kaldırmış olan hakemin karşısında diz çökmüş ve ağlayarak yalvarmaktadır. Fotoğrafın altında ise Juanito'nun sözleri vardır: "Futbolu bırakabilirim."
Diğerinde yine bir hakem bir eliyle kırmızı kartını tutuyor, diğer eliyle yüzündeki tükürükleri siliyor. Karşısında yanılmıyorsam Fenerbahçeli Abdülkerim. Fotoğrafın altında Abdülkerim'in sözleri yer alıyor: "Adam mı öldürdük?"
Gazetenin sözleri ne kadar doğru yansıttığını bilmiyorum ama o dönem, acınacak halimize sık sık güldüğümüz bir dönem olduğu için biraz da gülümseyerek hafızama kazınan bir görüntüydü bu.
BİR UYGULASALAR
Geçtiğimiz sezon UEFA'nın yeni getirdiği kurallar beni Türk futbolu adına çok umutlandırmıştı. Hakemlerin sarı kart göstermesi için itirazın şiddetini ölçmesine gerek kalmayacaktı artık. Rakibine sarı kart gösterilmesini talep eden, hakeme koşarak gelen, el kol hareketleriyle protestoda bulunan her futbolcu net olarak sarı kart görecekti.
(Zaten bir futbolcunun, kendisine ne kadar avantaj sağlarsa sağlasın, rakibinin sarı kart görmesi için hakeme talepte bulunması bana hiçbir zaman etik gelmedi.)
Kararlarını arasıra yorumlamakla beraber, hakemleri hiçbir zaman eleştirmemeye çalışan ben, Türk hakemlerine iki sezondur en fazla bu noktada tepki verdim işte. Hakemlerimiz geçtiğimiz sezonun başında bu kuralları düzgün bir şekilde uygularken, sonrasında çok fazla insaflı davranmaya başladılar. Ve böyle yaparak da hem futbolculara hem de futbolumuza iyilik değil kötülük yapmış oldular. Çünkü Türk futbolcusu ciddi anlamda oyuna dönme problemi yaşamakta ve bu konuda zorlayıcı kurallar olmadığı sürece bu alışkanlığını değiştirme eğilimi göstermiyor.
PROFESYONELLİK VE BİZ
Dünya Kupası'nı seyrederken özellikle dikkat etmiştim. Çeyrek finallere yükselen takımların oyuncularının çoğu hakeme bizimkilerden farksız olarak itiraz ediyordu. Çünkü hedefe yaklaştıkça iyice hassaslaşmışlardı. Ancak makul itirazlarının anlayışla karşılanması gereken bu maksimum gerginlik içerisinde dahi, o futbolcuların itiraz ettikleri kararları birkaç saniye içinde unutması çok hoşuma gitmişti. Oyun başladığı anda oyuna dönüyorlar ve hakemin verdiği kararı unutuveriyorlardı. Belki de bu, o ülkelerin futbolcuların psikolojisiyle yakından ilgilenmesinin bir sonucuydu.
Ayrıca bugün profesyonellik seviyesi yüksek her Avrupa liginde bunun aksi bir davranış o futbolcunun dışlanmasıyla sonuçlanabiliyor. Örneğin İngiltere'de uzun süredir ne bir Gascoigne çıkabiliyor, ne de bir Vinnie Jones.
Oysa bizde durum çok farklı. En gerginlik gerektirmeyen karşılaşmalarda bile futbolcularımız hakemlerin verdiği kararlarla kendilerini kaybediyorlar. Bunun sonucunda, verilen kararları -adaletli veya değil- sorgulamaksızın kafalarına takıyor ve oyunun geri kalanında performanslarını etkilemesine izin veriyorlar.
Hasan Şaş bu tip oyuncularımıza sadece güçlü bir örnek aslında. Ne kadar iyi oynarsa oynasın, hakemin verdiği kararlar onun oyununda öncelik teşkil ediyor. Hakemlerin onunla aynı kanıda olmaması onu çok rahatsız ediyor.
Oysa okul veya mahallede hakemsiz oynayabildiğimizi, en fazla biraz mızıkçılığa müsaade ettiğimizi ne kadar da çabuk unutuyoruz.
İNTİKAM VE CEZA KESMEK
Düşünün ki, futbolumuzda rakipten çok hakemle uğraşmak, kendinden çok hakemde suç bulmak, o çok kurumsal şirketlerimizde yaratmaya çalıştığımız empatiyi hakemlerden esirgemek hayatı algılayışımızın doğal bir ürünü gibi artık. Öyle bir algılayış ki, bir yanda kan davalarını doğunun utancı olarak gören, diğer yanda kendisine yapılan her saldırıya karşı kana kan çığlıklarıyla intikam isteyen bir çelişki barındırıyor. Üstüne bir de, adalet ve düzen uygulayıcıları inandırıcı bulmayan ve cezayı kendileri vermeye çalışan insanlar.
Böyle bir ortamda futbolcularımızın da kendilerini en çok ilgilendiren adalet sistemine, yani hakemliğe tepkileri doğal bir sonuç belki de. Oysa, Gandhi'nin dediği gibi, göze göz bir düzen kurmaya çalışmak bütün dünyamızın kör olmasından başka bir işe yaramıyor.
NOT
Bu arada, hazır söz etmişken; Juanito, 80ler boyunca formasını giydiği Real taraftarınca hala Real ruhunu en fazla yansıtan futbolcu olarak görülmektedir. 1992'de bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Giydiği 7 numaralı formaya hitaben, Real taraftarı hala her karşılaşmanın 7. dakikası boyunca onun adına tezahürat yapmaktadır.