Hep bir çelişki içinde olduğumuzu düşünürüm. Yılbaşlarının, bayram tatillerinin, hatta hafta sonlarının bir an önce gelmesini istiyor, ancak bir yandan da yaşlanmaktan, ölüme yaklaşmaktan korkuyoruz. Yılın sadece bu belli günlerini değerlendirmeyi hayal ederek ve sabırsızlanarak harcıyoruz günlerimizi. Bir yandan da yılların ne kadar çabuk geçtiğine hayet ediyoruz.
İşte bütün bu çelişkiler içerisinde, bu topraklarda yaşayan bizlerin alışık olduğu fırtınalı yıllardan birini daha geçirdik. Fırtınalı, heyecanlı ama buna rağmen çok da eğlenceli olmayan bir yılı.
Çünkü yine şovenistler hümanistlerden, mankenler sanatçılardan, futbolcular diğer sporculardan değerliydi. Çünkü Hrant Dink öldürüldü ve biz bir aydınımızı kaybettiğimize mi, yoksa sonrasında ülkemizin ayrımcılık karanlıklarına daha da sürüklenmesine mi yanacağımıza karar veremedik. Çünkü kafalarını damardan akan kanla bozmuş olanlar herkesi zehirlemeye devam etti.
Çünkü bilim adamlarımızın değerleri ve çalışmaları umurumuzda bile değildi, ta ki birkaçını, o da ancak bir uçak kazasında kaybedene kadar. (Aslında bilime ihtiyacımız da yokmuş ki, medyamız halkımız, uzmanların aylarca inceleyeceği kazanın nedenlerini 1-2 günde çözmüştü.) Çünkü sanatçılarımız uluslararası konserlerinde ayakta alkışlandığında değil hükümetten/haksızlıktan şikayet ettiğinde haber oldu.
Ya bu ülkenin çocukları. Umutlarımız. Onlar inşaat çukurlarında kayboldu, onları kaybedenler yeni ihaleler aldı. Onlar ailelerine 15 YTL para kazandırmak için mevsimlik işçilik yaparken okula gidemediler. Onlardan 770 bini okullu değil 770 bin çocuk işçi oldu. Onlar kendilerini küçük yaşta evlendiren aile meclislerinin ölüm kararlarına boyun büktüler.
Yılın sonlarına doğru, futbolda dünya sıralamasında 16.lığa çıktık, ama kadın erkek eşitliğinde 111., insani gelişim raporunda ise 84. sıraya oturduk. Popüler bir futbolcunun "bu hafta kazanmak istiyoruz" gibi anlamlı ve derin sözleri en ciddi haber bültenlerinde dahi yer alırken, aynı bültenlerde ne sanatçıların, toplum bilimcilerin, bilim insanlarının çığlıkları yer bulabildi aynı derecede, ne de dünyadaki gelişmeler. Ve para kazanma ve büyüme kaygılarını tek boyuta indirgeyen her millet gibi, dini şeklen güçlendirdik, ama felsefi boyutunu biraz daha yok ettik. Aynı futbola yaptığımız gibi.
Üç büyük kulüp dışındaki kulüplerin futbol oynama arzusu, onların başarısıyla değil, bu 3 kulübün başarısızlıklarıyla açıklandı. Liderliğe çıkabilen diğerlerinin heyecanları/ paniklemeleri küçümseme konusu oldu spor yazarlarınca. Futbolun basit galibiyetleri, diğer sporların Dünya/Avrupa derecelerinden daha değerliydi. Çünkü bir yanda Avrupa şampiyonu olup birkaç bin dolar ödül alan sporcular varken, diğer yanda en düşün başarı kriterini bile zar zor sağlayabildiği halde yüzbinlerce dolar kazanan futbolcular.
"İYİ ŞEYLER DE GÖRDÜK"
Bu arada çok şey de öğrendik spor dünyasından. Örneğin, Rusya takımı ve koçları David Blatt'ten, önemli başarılar kazanmak için sonuna kadar mücadele etmek gerektiğini, çünkü yeryüzündeki hiç kimsenin veya takımın yenilmez olmadığını. Örneğin, Irak Milli Takımı'ndan inançları/mezhepleri ne olursa olsun, ortak acıların insanları birleştirebildiğini, bir hedef etrafında kilitleyebiliğini. Örneğin, Steve Nash'ten, sert fauller ve acımasız kararlarla hakettikleri bir şampiyonluğu kaçırmanın faturasını başkalarına yıkmamanın ve yenilgiyi olgun bir şekilde karşılamanın büyük bir sporcu olmanın gereklerinden biri olduğunu. Ampute milli takımızdan ve diğer tüm engellilerimizden, her koşulda hayata sarılabilmeyi.
Bir yıl böyle geçti. Yoksa bu geçen yıl mıydı? Genelde aynı yılı yaşıyoruz sanki. Hissettiklerimiz ve açmazlarımız aynı, sadece olaylar değişiyor. Çünkü bizim için daha iyi bir yıl ancak, gelişmeyi şekilcilikten çıkarabildiğimiz, slogancılıktan kurtulduğumuz, mentalitemizi yenileyebildiğimiz ve dünyayı anlayıp yorumlamaya başladığımız bir yıl olacaktır. Ve sporla kendi egomuzu tatmin etmek için değil gerçekten sevdiğimiz için ilgilendiğimizde...
Hayatınızın en güzel ve en anlamlı yılını geçirmeniz dileğiyle…