Futbol değişiyor. Kurallar revize ediliyor, fizik gücü artıyor, kaleciler irileşiyor, maddi ve teknolojik imkanlar artıyor. Ancak tüm bunların içinde zekanın üstünlüğü ve ayrıcalığı hiç değişmiyor. Bu nedenle de Zidane, Sergen gibi oyuncular futbolun farklı evrelerine denk geldikleri ve yaşları ilerlediği durumda bile oyuna hükmedebiliyorlar.
Kuşkusuz zekadan sadece IQ derecelerini kastetmiyorum. Ya da analitik zeka gibi basmakalıp sözleri. Düşünebilmeyi, düşünebilme becerisini teori ve pratikle birleştirebilmeyi, futbolu basit oynayabilmeyi, ayak, kafa vb uzuvlarınızı gözleriniz gibi kullanabilmeyi kastediyorum.
Bu oyun zekasını sağlayan bileşkenlerden çoğu doğuştan gelmiyor. Daha ziyade, yetiştiğiniz ortamdaki zihniyet akımlarından, aldığınız eğitimlerden, beraber çalıştığınız insanların verdiği bakış açısından, konsantrasyondan, tekrar yapmaktan, kararlılıktan ve fizik gücünden oluşuyor.
İşte hafta sonu izlediğimiz Fenerbahçe ve Sivasspor arasındaki karşılaşma oyun zekasının ne olduğunu anlamamızı sağlayan güzel bir örneklemeydi. Çünkü iki takım arasındaki en büyük farklardan biri buydu.
Fenerbahçe’nin 5 Brezilyalısı derin (sandığınızdan çok daha derin) bir futbol kültüründen gelmiş olup, bunun bir sonucu olarak, oyunu okuyabilen ve basit paslaşmalarla sonuca gidebilen oyuncular. Tek tek çok faydalı gözükmeseler de biraraya geldiklerinde Voltran’ı oluşturuyorlar. İşte bu nedenle, sonuca ulaşmak için harcamaları gereken fizik gücü ve konsantrasyon rakiplerine göre çok daha az.
Bu 5 futbolcunun herbirinde yukarıda saydığım özelliklerden bir miktar var. Kiminde bazı özellikler daha baskınken, diğer özellikler daha zayıf. Ancak mutlaka, kendi ülkelerindeki futbolcu yetiştirme sisteminden aldıkları ve o sistemden seçilebilmek için üzerine birşeyler koydukları bir oyun zekaları var.
Alex’in oyunu okuma ve yönlendirme kabiliyeti çok yukarıda. Üstelik Türkiye’ye gelen diğer büyük yıldızların aksine buraya geldiği her sene performansını daha da yükseltti. Aurelio’nun teknik kapasitesi daha zayıf görünse de, pas yüzdesi ve top saklama becerisi diğer birçok arkadaşının üstünde. Deivid pek mücadele etmediği için rakip tarafından dikkate alınmadığında boş alanlara çok iyi kaçıyor. Ayrıca mükemmel bir pas ve şut yüzdesine sahip. Gerideki Edu ve Roberto Carlos’un topu oyuna sokma becerilerini zaten biliyoruz. Bu nedenle de Zico’nun arasıra bahsettiği ve sahada yansımasını gördüğümüz taktik çalışmalarından kısa sürede verim alınması kaçınılmaz oluyor.
Bazen bir tek gol bir maç hakkında çok şey anlatır. Pazar günü de, Fenerbahçe’nin ilk golü bütün yukarıda yazılanların bir özetiydi aslında.
Ancak bu tür oyunculardan kurulu takımları yenmeniz için yapabileceğiniz şeylerin basit ama uygulaması çaba gerektiren cevapları da böylece ortaya çıkıyor:
- Rakipten daha istekli olacak, çok daha fazla mücadele edeceksiniz, yani topun gittiği her alanda rakipten az adamla kalmayacaksınız,
- Rakibin kilit oyuncularını oynayabilecekleri mesafelerden daha yakın savunacaksınız, (Cruyff’un dediği gibi, her oyuncunun istediklerini yapabileceği bir mesafe vardır, kimi 5 metre bıraktığınızda her istediğini yapabilir, kimisi 7-8 metre)
- Rakipten daha fazla topa sahip olacaksınız, (Yine Cruyff’un dediği gibi, oyunun yarısında topun rakipte olmasına izin verirseniz, oyunun yarısını baştan kaybetmişsiniz demektir.)
Yani hep “daha fazla”.
İşte Sivas da yukarıda bahsettiğim büyük farkı daha fazla mücadeleyle kapatabilirdi. Alex’e daha sıkı markaj yapabilir, hücumda daha hızlı çoğalabilirdi. Ancak Sivas’ın kadrosundaki büyük eksiklikler (özellikle kaleci ve stoperler), rakibin özel kramponlarıyla sahaya daha iyi basabilmesi zaten rakiplerine ekstra avantaj vermişken, bunun altından kalkamadı.
Öte yandan, konuya daha evrensel baktığımızda, sporda daha istikrarlı, daha çok sporcu sunabilen ülkelerle aramızdaki farkların da, sporcu eğitiminde oyun zekasına, hatta genel olarak zekaya ve düşünmeye verdiğimiz değerde yattığını görebiliriz.
Ki bu da ayrı bir yazının konusu…