Sezonun en önemli maçlarından birine çıkarken Galatasaray için kritik bazı gelişmeler vardı. Maç günü sabahtan itibaren yağan kar zemini ağırlaştırmıştı. Bu durum, futbolunu yerden hızlı paslaşmalara dayandıran Galatasaray'ın işini zorlaştıracaktı. Rakip, Bundesliga'nın en golcü takımlarından biri; aynı zeminden doğabilecek şanssızlıkları değerlendirebilecek potansiyeli taşıyordu. Serkan Çalık'ın yokluğunda maça kiminle çıkılacak olduğu, kritik ve her daim eleştirilmeye müsait bir seçimdi; Feldkamp Ayhan'ı seçti, Lincoln yerine.
Ve tüm bu koşullar ve orta şiddette bir kar yağışı altında başladı karşılaşma. Rakip Leverkusen'in gol atmakla falan ilgisi yoktu. Son derece iri kıyım bir 11 ile sahadalardı ve yegane amaçları orta alanı kalabalık tutup Galatasaray'a top oynatmamaktı. Beş kişilik orta alanları, rakamsal olarak Galatasaray'dan bir kişi fazlaydı ancak etkinlik konusunda bariz bir Galatasaray üstünlüğü söz konusuydu.
Bu üstünlüğün en önemli aktörü, hiç şüphesiz Mehmet Topal'dı. Son haftaların en formda orta alan oyuncusu da diyebiliriz kendisi için özetle. Orta alanda önemli bir dinamizm ve müthiş bir dikkatle yaptı müdahalelerini. Hücum başlangıçlarında en doğru seçimleri yaptı, uzak mesafe şutlarıyla da gol aradı. Türk futbolu en üst düzeyde bir orta alan oyuncusu kazanıyor, hepimizin gözü aydın.
Galatasaray pozisyonlarını, alan daraltmak adına savunmasını iyice ileride kuran Alman ekibinin anlık hatalarından yakaladı, ağırlıklı olarak. Arkalarında çok ciddi açıklar verdiler. Galatasaray da bu pozisyonlardan faydalanmaya çalıştı ancak topu çizgiden ileri geçiremedi. Özellikle Ümit Karan tarafından kaçırılan pozisyon yenilir yutulur cinsten değildi.
Burada, tecrübeleri ile Galatasaray'a anlam katan iki forvet oyuncusu Ümit Karan ve Hakan Şükür'den bahsetmeden geçemeyeceğim. Ümit Karan, kaçırdığı goller bir yana, oyunun önemli bölümünde orta alanda oyunu idare eden pozisyondaydı. Yılların olgunluğu paslarına yansıyor. Çok önemli kısa ve orta mesafe paslar yaptı, Galatasaray için kilit açan cinsten.
Hakan Şükür ise, sahadaki duruşuyla, mücadelesiyle ve kaçırdığı gol pozisyonları ile 25 yaşındaki hali ile birebir aynı. Sanki Hakan 25 yaşında, Euro 96 oynanıyor ya da Fatih Terim Galatasaray'da göreve henüz başlamış. O halinden neredeyse hiç farkı yoktu Leverkusen önünde.
Emre Güngör'den de bahsetmemiz gerekir. Maçta çok erken gördüğü sarı karta rağmen son derece dengeli şekilde 90 dakikayı tamamladı. Ne haddinden fazla çekingen davrandı kırmızı kart korkusu ile, ne de kontrolsüz müdahale yapıp takımını 10 kişi bıraktı. Savunmanın libero ağırlıklı görev yapan oyuncusu idi. Ara ara çok olumlu hücum pasları kullandı. Özellikle ilk yarıda Ümit Karan'ı kaleci ile karşı karşıya bıraktığı pas mükemmeldi. Helal olsun.
Peki şimdi ne olacak? 0-0 çok nötr bir iç saha skoru. Ne avantajı var, ne dezavantajı. Ancak Galatasaray şunu çok iyi bilmeli; ikinci maçta bambaşka bir Leverkusen ile karşılaşacak. Bu sahasından çıkmayan pasif takımın nasıl aslan kesildiğini orada göreceğiz. Bu Galatasaray için aynı zamanda çok da önemli bir fırsat, zira savunma yapmaya çalışırken arkasını bu kadar dağıtan bir takım, hücum ederken çok daha büyük fırsatlar verecektir. İşte orada sağlam bir Serkan Çalık ve Lincoln'e büyük görev düşecek. Hatta gerekirse tek santrafor oynayıp, arkasını Serkan, Lincoln ve Arda üçlüsü ile destekleyip, hem savunma direncini yükseltmek, hem de kontra pozisyonlar için avantajlı olmak düşünülebilir.
Bundan çok farklı, çok daha çekişmeli bir rövanş izleyeceğimizi düşünüyorum. Aslında bugün de bunu düşünüyordum ama Leverkusen'in aşırı muhafazakar oyunu bizi daha fazla gol izlemekten mahrum etti.
Son not: Lincoln'ü oyuna 85. dakikada sokmak da, Lincoln'ün kendisini çağıran yardımcı hocalara eliyle gelmiyorum deyişi de yanlıştı. Feldkamp bu takımın patronudur. İstediği tasarrufu yapabilir. Ancak kendisi için bir servet ödenen Lincoln'den de verimli şekilde faydalanmak zorundadır. 11'de başlatmayabilirsin, buna kimsenin itirazı olmaz. Ancak 85'te oyuna almaya kalkarsan, bu biraz hakarete girer; kaş yapayım derken göz çıkartırsın. Öyle de oldu. Büyük bir rezlaet, yeni açığın inleyen "Lincoln" sesleri ile ucuz atlatıldı.
En son not : Maç dönüşü radyoda sevgili Mehmet Ayan ve sayın Mehmet Demirkol'un yorumlarını dinlerken; her ikisinin de tribünlerin "Lincoln muhabbeti"ne eleştirel sözlerini işittik. İkisi de haklıdırlar, takım sahada bu kadar iyiyken “Lincoln” tezahuratı yapmak biraz alakasız kaçmıştır. Ama tribünlerden de bir Mehmet Demirkol mantığında, rasyonelliğinde hareket beklemeye hakkımız var mı? Lincoln bir dünya devi, Galatasaray forması giyiyor, seyirci de sahada görmek istiyor. Zamanı olmayabilir ama tribün bu, hangi kalıba uydurabilirsiniz ki? Çok makul bir zamanlama olmadığına katılmakla beraber kendi adıma tribünleri eleştirmiyor ve içlerinden biri olarak heyecanlarına katıldığımı belirtmek istiyorum.