Devre arasında hep abidik gubidik şarkılar dinlediğimiz (ya da dinlemek zorunda bırakıldığımız) İnönü'de çok eski yıllardan aşina bir ses yükseldi: "Sen gülünce güller açar gülpembe..."
Barış Manço'nun klasikleşmiş şarkısı, haftaiçi kaybettiğimiz Pembe Hasan'ın hatırasına çalıyordu. Ardından gelen "Aldırma Gönül"le birlikte tribünler Çarşı'nın delikanlı çocuğunu son kez selamladı. Toprağı bol olsun.
Maça damgasını vuran anlardan söz edelim önce...
İlki, 'bir an' değil. Bütün bir maç öncesine, ilk yarıya, devre arasına ve ikinci yarıya yayılan dondurucu soğuktu. Özellikle ikinci yarının ortalarına gelindiğinde, Cem Dizdar 90 dakika boyunca yapılmış en anlamlı öneriyi dile getirdi: "Bu soğukta hayatta kalabilmemizin tek yolu 'glu glu dansı' yapmak!" Evet, öneri güzel ama aramızda bu dansın nasıl yapıldığını bilen yoktu. Beşiktaş taraftarının son birkaç maçtır tutturduğu bir tezahürat, ya da 'terane' var: "Datdiri-datdiri-dat-dat" şeklinde sürüp giden, esasen hiçbir manası olmayan, lakin hem söyleyenin hem dinleyenin neşesini bulduğu bir terane. İşte o başlayınca tribünler de bir hoplama-zıplama hali oldu ki, sanırım buna 'glu glu dansı' demek mümkün. Evet, ancak böyle bir parça ısınabildik. Yani hayatta kalacak kadar.
Bir diğer 'damga vuran' hadise, maçın 72. dakikasında Ankaraspor savunmasına soluk aldıran Nobre-Ricardinho değişikliği... Ağır sahada yorulan ve savunmaya ilişkin görevlerini iyiden iyiye aksatan Delgado yerine, rakip defansın iki adamını olduğu yere bağlayan, meşgul eden, uğraştıran Nobre'nin oyundan alınması tribünler için doğrusu sürpriz oldu. Ama o dakikadan sonra Ankaraspor savunmasının bir kademe ilerde basıp oyunun Beşiktaş sahasına yıkılması sürpriz olmadı. "Kazasız belasız atlatsak bari" derken, önce 83'te, sonra da 86'da De Nigris Beşiktaş filelerini yokladı. Güle oynaya geçen maç üç dakika içinde kabusa döndü. Tribün yorumlarına uzun uzadıya girecek değilim. Ama sahaya çıktığında Ertuğrul Sağlam için her maç verilen destek, taraftarın kendi arasında yaptığı muhabbette yerini çoktan kuşkuya bırakmış durumda. Doğrusu, bir kısım insan ise umudu kesmiş bile...
Son maçlarda kendisinin yaptığı yegane olumlu hamle, 2-2'den sonra İbrahim Kaş'ı oyuna alıp Toraman'ı ileri sürmekti. Nitekim Sağlam'ı 'ipten alan' da bu hamle oldu. Elbette şansın da yardımıyla...
Üç oyuncudan söz etmezsek olmaz. İlki, Gordon. (Gencin soyadı zor: Schildenfeld. Haliyle taraftar derhal önismini sahiplendi. Malum, Beşiktaş camiasının yabancısı olmadığı bir isim.) Uzun süredir Beşiktaş'ta oynuyormuş duygusu yaratacak kadar kendinden emin bir oyuncu. Sade ve garantili bir futbol anlayışı var. Daha önemlisi, sağında-solunda oynayanları da yönlendiren insiyatif sahibi bir delikanlı. Henüz erken ama umut verici olduğu söylenebilir.
İkinci oyuncu, Aydın Karabulut. Maç boyunca takımın en çok koşan, çalışan oyuncusuydu. Kendisini takdir etmek boynumuzun borcu.
Son olarak Cisse'den söz edelim. Onun olmadığı maçlar Beşiktaş için zor geçiyordu. Evet, Ankaraspor maçı da 80'den sonra zora girdi ama, Cisse'siz bir ortasaha çok daha önce maçı riske ederdi. En vazgeçilmez yabancı dersem abartmış olmam.
Bu arada... "Bayan takımı gibi oynuyoruz...", "Pembe gömlekli Hıncal Uluç..." vb açıklamalarıyla futbol tarihimizde unutulmayacak ama utanç verici izler bırakacağa benzeyen, yöneticisi adının menajerle aynı cümle içinde kullanılmasından rahatsızlık duyan Beşiktaş yönetimi ayrı bir yazıyı hakediyor, lakin şimdilik onu ilerleyen günlere bırakalım.