Oyun zaman içerisinde kendi kurallarını kendisi ortaya koydu ve bunları geliştirdi. Bu süreç, oyunun ve oyuncuların parayla tanışmasına değin devam etti. Hatta profesyonelleşmenin ilk dönemlerinde dahi, oyunu düzenleyen yapıların futbolun amatör ruhunu koruma telaşında oldukları gözlemlendi.
Futbolun anavatanı İngiltere'de liglerin örgütlenmesi, büyük ve küçük tüm kulüplerin arasında dengeyi sağlayacak şekilde gelişmişti. Ancak profesyonelleşmenin takımlar arası rekabeti körüklemesiyle birlikte değişim önemli bir unsur olmaya başlamıştı. Bu nedenle oyunun ciddi bir sektöre dönüşmesinde atılan adımların en belirgin resminin İngiltere'de çizildiğini söylemek mümkündür. Ayrıca taraftarların ticarileşmeyi kabullenmesi ve oyunun profesyonel bir parçası olmaya başlaması da bu süreci dinamitleyen en önemli etken olmuştur. Oyunun değişmesiyle birlikte taraftar da bir dönüşüm yaşamaya başlamıştır.
1989 yılında, Hillsborough'da Liverpool ile Nottingham Forest arasında yapılan FA Kupası yarı final maçı bu açıdan oldukça önemlidir. Bu maçta çıkan olaylarda 96 Liverpool taraftarının hayatını kaybetmesi, futbol sektöründe bazı şeylerin ciddiye alınması gerektiğini ortaya koymuş ve İngiliz hükümeti olayla ilgili resmi bir soruşturma başlatmıştır.
Futbolda rekabetin şiddete dönüşmesi aslında kitlelerin futbola yükledikleri anlamı da değiştirmeye başlamıştır. Hillsborough'da yaşanan olaylar, kitlelerin yaşadığı bu değişime ciddi bir örnektir. Futbolun amatör ruhunun kaybolmasıyla birlikte, futbolu bir oyun olarak, belki biraz da oyunun romantizm ile ilgili boşluklarını görerek benimsemek bir yana, taraftarda kaybetmeye tahammül edememe duygusu gelişmeye başlamıştır. Sadece kulüp yapılarının ve oyunun kendi gelişiminin değil, taraftarın da profesyonelleşiyor olmasının etkisinden bahsedilebilir. Günümüzde takımı kaybettiği zaman borsada hisseleri değer kaybetmişçesine üzülen insanlar olduğunu görmek buna bir örnek olabilir mi, acaba?
TAYLOR RAPORU…
Hillsborough'da yaşanan olayların ardından açılan soruşturmayı yöneten yargıç Lord Taylor izlenimlerini iki önemli rapor halinde özetlemiştir. Bu raporlar sektörün yapısını ve yönetim biçimini etkileyen önemli önerileri de gündeme getirmektedir. Taylor, birinci raporunda facianın nedenlerini belirlemiştir; "olay günü sorumlu otoriteler gevşek ve kayıtsız kalırken, yeterli güvenlik önlemleri alınmamış ve polis taraftarlara kötü davranmıştı." Rapor aynı zamanda kulüplerinin geleneksel yapısının bu tür olayları önlemedeki zaaflarını da ortaya koymuştur.
Kulüpler o dönemde amatör kadrolar tarafından yönetilmekte ve kapasitelerini zorlayan bu gibi durumlarda sorumluluk taşıdıkları bölgelere sahip çıkmakta güçlük çekmekteydiler. Kulüplerin şirketleşmiş olması onları daha etkin ve verimli bir düzeye getirmemişti. Aksine kendi kurdukları güvenlik birimleri onları, yetersiz oldukları alanlarda da sorumluluk almak mecburiyetinde bırakmıştı. Ayrıca taraftarın kendisini müşteri gibi hissetmesi ve her durumda kendisini haklı görmesine işleri daha da zorlaştıran bir etken olmaya başlamıştı. Taraftarlar kaybetmeyi tahammül edemiyorlardı.
Taylor'un ikinci raporu ise, stadyumlardaki genel güvenlik önlemeleri ile ilgili tavsiyeler içeriyordu. En önemli önerisi İngiltere'deki bütün futbol sahalarının oturarak izlenecek şekilde yeniden düzenlenmesiydi. Ayrıca Taylor, futbol sektörünün genel kurumsal yetersizliklerine ışık tutmuştu;
* Futbol sektörünün yönetişim sistemi, futbol otoriteleri ve federasyon, kulüplerin gerekli güvenlik önlemleri almalarını zorlamak için yeteri kadar gayretli davranmamıştı.
* Kulüplerin yönetim sistemlerinde kamu hizmeti verme anlayışı neredeyse yok olmuştu. Kulüp yönetimleri taraftarlarını sadakatlerini sağlamak için, alınıp satılan hisselerin değerlerini arttırmak ile ilgili idiler.
Ian Taylor konuyla ilgili şu değerlendirmede bulunmaktadır; "Futbol sahasının bir "kutsal yer" olarak algılanışının kaynağı, kulüple taraftarların ilişkisidir. Futbol sahalarının taraftarlar için öteden beri, dinsel denilebilecek bir anlamı vardı –keza bu hafta sonu ve akşam tiryakiliğine kapılmış çoğu erkek futbol tutkununun aileleri ve akrabaları içinde… Ülkenin değişik bölgelerinde, bu mukaddesler, bir yerel aidiyet ifadesi olarak –taraftarların toplumsal konumundan bağımsız- ilave bir anlam daha kazandılar."
Taylor'ın raporunda eğer kulüpler kendi taraftar tabanının beklentilerine göre organize edilirse sektörel gelişmenin devam edeceğine değiniliyor, aksi takdirde ömrünün uzun vadeli olamayacağına dikkat çekiliyordu. Raporda, futbolun geleceğini güvence altına almak olarak da ifade edebileceğimiz bazı radikal reformların gerçekleştirilmesi gerektiğine yer veriliyordu. Bu yaklaşım, futbolda güvenlik sorunlarının dile getirilmesi ve bu sorunlara çözüm üretme çabası olarak değerlendirilebilir.
Ancak futbolun bugün için geldiği nokta göz önüne alınırsa; futbolun geleceğiyle ilgili önemli tehlikeler bulunmakta, ama diğer taraftan futbolun başındaki kişilerin bu tehlikelerin farkında ya da değil çözümüyle ilgili bir çaba sarf etmemekte olduğu görülmektedir.
Taylor'ın yol gösterdiği radikal yeniden yapılanma gerçekleştirilmiştir. İngiliz hükümeti reform önerilerinden daha çok taraftarların oturarak maçları izlemesi gerektiği önerisini dikkate alınmıştır. Ne kulüpler bazında, ne de futbolun nasıl yönetilmesi gerektiğiyle ilgili sistemde değişikliğe gidilmemiştir. Gerçekte hükümet stadyumların yenilenmesi için bazı kamu fonlarını kulüplere bağış biçiminde sunarak raporda eleştirilen kulüp yöneticilerini ödüllendirmiştir. Bu durum içinde şiddet de olsa rekabet kavramının önüne geçilmek istenmediğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü oyunu popüler kılan, insanları içine çeken nihayetinde futboldaki rekabetten başka bir şey değildir.
Ayrıca gerekli finansman, futbol bahislerindeki hükümet payının azaltılarak aradaki farkın stadyum yenileme çalışmalarına tahsis edilmesi ile sağlanmıştır. Bu dağıtımı organize edecek bir futbol bütçesi oluşturulmuştur. Bu bütçe stadyum yenileme projelerine 200 milyon sterlin civarında destek sağlayabilmiştir.
Doğan Koloğlu'nun işaret ettiği gibi; "Eskiden devlet bütçesi ile karşılanan sporun mali kaynakları, günümüzde artık özel sektör ve devlet kamu kuruluşlarının ticari ve reklâm anlaşmalarıyla karşılanıyor. Ancak bir ticari firmanın ilgisi, ünü toplumda iyiye çıkmış ve başarı grafiği yüksek olan kulüplere yönelmelidir."
Taylor'ın raporunda futbolun sosyolojik tabanına da değinilmiş ve bunun çoğunlukla ücretli çalışanlardan oluştuğunu vurgulamıştı. Buna göre stadyum yenileme çalışmaları bilet ücretlerinin artması için bir gerekçe olmamalıydı. Uygulama ise böyle olmadı ve bilet ücretleri giderek daha yüksek gelir düzeylerine hitap eder hale geldi. Stadyum yenileme fikri aynı zamanda şirketleşen ve ticarileşen kulüplere yeni pazar alanları açma olanağı sağlamış oluyordu.
Tanıl Bora'nın belirttiği gibi; "Bugün futbol hakkında düşünmenin en önemli boyutu, futbolu kuşatan şartları düşünmek olacaktır belki. Oyunun kendisinden çok, oyunu çevreleyen ilişkileri, kurumları, süreçleri. Avrupa'da gelenekli liglerin hepsinde (İngiltere, Almanya ve İspanya başta olmak üzere) seyirci sayısı giderek artıyor. Seyirci sayısının artması, cari iktisat dilinin kavramlarıyla söylersek, tüketicinin artması anlamına geliyor. Futbolun bu yeni tüketicileri, geleneksel futbol seyircilerinden farklı taleplerle geliyorlar ve bu futbol ne yazık ki, bu taleplere direnebilecek gibi gözükmüyor. Futbola gerçekten emek vermiş insanların zaman zaman oyunun kurallarının "inceltilmesine" yönelik talepleri ise yürek parçalayıcı. Futbol "beraberliğin" yürürlükte olduğu yegane spor. Kuralların çok az değiştiği bir spor. Ancak para, futbolun da kurallarını zorluyor artık; üstelik tam anlamda zorluyor. Futbola "sert" sermayenin girmesi, büyüklerle küçükler arasındaki ayırımı değiştirmiyor sadece, aynı zamanda oyunun mahiyetine yönelik bir müdahaleyi de içeriyor. 1998 Dünya Kupası Finali'nin bu yüzden Fransa ve Brezilya'nın yanı sıra, Nike ve Adidas da oynamış oldu. Transfere ilişkin kuralların değişmesi, futbolun otarşisini kaybetmeye başladığının ilk işaretiydi."
İNGİLTERE PREMİER LİG'İN OLUŞUMU…
Stadyumların yenilenmesi ve daha yüksek gelirli pazar alanlarına sahip olmak büyük kulüplerin ticari stratejilerinin değişmesine yol açmıştır. Kulüpler artık kendi marka imajlarını daha ticari bir şekilde değerlendirebilmek, kendi ürünleri ve hizmetlerinin gelirlerine sahip olmak istiyorlardı. Bunu gerçekleştirmek için İngiliz kulüpleri, İngiliz futbolunun da yönetişim sistemindeki zaaflardan yaralanarak lig sisteminden ayrıldılar ve federasyon desteği ile yeni bir lig oluşturdular.
Bu kopuşun amacı açıktı: Kulüpler TV gelirlerini ligin geri kalan kısmı ile paylaşmak istemiyorlardı. Bunun için bir üst tabaka oluşturup gelirleri sınırlı sayıdaki takımlarla paylaşma telaşına düşülmüştür. Günümüzde G–14'ler olarak bilinen kulüpler birliğinin kurmaya çalıştıkları lig yapısı da aslında Premier Lig'in oluşumundan çok farklı değil. Konuyla ilgili Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Başkanı Michel Platini'nin sert tavrı ve bu projeye sıcak bakmıyor olması uzun vadede neler getireceği önemli bir soru işareti olarak önümüzde durmaktadır.
FA (Football Association) varlığını sürdürebilmek için büyük kulüplerin ayrılarak farklı bir lig kurma projesine karşı çıkamadı. Futbol Ligi önerisi olan One Game, One Team, One Voice (1990) dokümanına karşı The Blueprint for the Future of Football (1991) dokümanı yayınlandı ve ayrılmak isteyen kulüplere destek verildi. Böylece tarihi boyunca futbolun amatör ruhunu korumak için çaba sarf eden FA, tamamen kendi vizyonuna ters düşerek, TV'lerden gelecek büyük para akımları uğruna futbolun ticarileşmesine destek vermiş oluyordu. Ayrıca Blueprint futbolun daha varlıklı seyirci-tüketicileri çekecek zengin tabakalara yönelmesini de önermekte idi. Yaratılacak yeni gelirini futbolun geri kalan bölümü ile paylaşılması konusunda bir öneri bulunmuyordu. Böylece İngiliz futbol sektöründeki gelirlerin paylaşımı geleneği, FA'nın da desteği ile 1992 yılında sona erdi.
Futbolda ticarileşmenin ete kemiğe bürüdüğü ve artık bir model olarak dünyaya sunulduğu bu sistemin geçerliğini halen koruduğu bilinmektedir. Hatta daha ileri gidildiği ve artık birçok ulusal ligin federasyonlarının yayın gelirlerini ve sponsor ilişkilerini en iyi rakamlara ulaşmak niyetiyle yayın hakkı devirlerinin ihale usulü ile yapıldığı bilinmektedir. Bu aşamada liglerin yayın gelirleri dışında da farklı kaynak arayışlarına tanık olmaktayız. Bugün Türkiye'de de durum farklı değil. Birinci Lig, Süper Lig olmakla kalmadı, aynı zamanda lig çeşitli sponsorluk anlaşmalarıyla isim hakkını şirketlere devretmeye başladı. Turkcell Süper Lig olarak hali hazırda varlığını sürdüren Türkiye ligi bu konuda iyi bir örnek teşkil etmektedir.