|
|
 |
Bazı günler böyledir
Maç bitti, yenildik. Bazı günler böyledir, lanetlidir sanki. Kötü başlar, öyle biter. O günlerden biriydi...
NTVSPOR
Güncelleme: 10:01 TSİ 7 Nisan 2008 Pazartesi
Uyandım bir hevesle, basketbol oynamak için yola çıktım. 4 kişiydik sahada. Daha ikinci dakikada sanki binlerce volt akım ileten çıplak bir tele bastım. Sol alt baldırımda felaket bir yanma ve sızı. Maç başlamadan bitti benim için. O halde işe gittim, sol ayağımı yerde sürüye sürüye...
Doğrusu ya, bu spor sakatlanmaları insana biraz 'hava' da katmıyor değil. Hala oyun oynayabilme arzusu taşıdığınıza göre 'sizde iş var' anlamı taşıyor bu sekmeler, ayağı sürüklemeler. Öte yandan, hayatın gerçeği izin vermiyor sevincini, umudunu bir öteki güne taşımaya, sakatlıyor işte seni. Ama o sakatlık bir yandan da, hala oyuna olan inancını, hala yaşadığını, hevesini, coşkunu gösteriyor... Ecnebinin 'dilemma' dediği bu olsa gerek..
Gözüm ve kalbim gelecek mesajda Gazetede herkes merak içindeydi, "Ne yanıt verecek acaba?" diye... Ben, "Kalbimdeki yerin ve cebimdeki biletin seni özlüyor.. Kalbime ve maça gelir misin?" demiştim... Yanıtı; "Doğum gününe davetliyim. Teklif için teşekkür ederim" olmuştu... Bekliyordum benzer bir yanıtı ama insan yine de kıyılıyor içeriden gerçekle yüzleşince...
Arabaya atladık iş arkadaşım Fenerbahçeli Tahir'le. Okan Murat Öztürk'ün güzel sesi, temiz ve efendice çaldığı bağlamasıyla okuduğu "Aşk Adamı Söyletir" albümünden türküler dinleyerek Taksim'e vardık. Arabayı otoparka bırakıp, bir taksiyle İnönü'nün yolunu tuttuk. Tahir, numaralının üstündeki localardan birine, ben ve cebimdeki öksüz kombine doğruca kapalıya...
Şizofrenik bir diyalog Bizim bilet sorumlusu Hayati Kurt, kapıda o 'öksüz' kombineyle içeri sokacağı vatandaşı beklerken ben sancılı sol ayağımı sürüyerek ilk aramaya yöneldim. Sonra ben de hep, "gireceğim ve bir daha çıkamayacağım" duygusu uyandıran o hapishane kapısına yöneldim.
İçeri girdiğimde hayatımda yaşadığım onlarca absürd konuşmalarımdan birini daha yapacağımı tahmin edemezdim. İkinci kez üzerime arayacak polis, "Ne var ayağında?" diye sordu. Soruya bak! Acaba "Ne oldu ayağına?" mı demek istiyordu yoksa? "Sanırım lif attı" diye yanıtlayınca, yüzü gerildi ve aslında küfür etmek istiyor da üniforması izin vermiyormuş gibi bir tavırla, "Türkçe biliyor musun sen?" diye ikinci ve bomba gibi bir soru daha çaktı. Hazır cevap adamımdır ya fena yakalandım, çünkü ne soruyu, ne tavrı anlayamadım. "Yooo, bilmiyorum" diye geveledim önce, sonra kendime sinirlendim "Niye bu muameleye izin veriyorsun" diye. Kaşları çattım, hazırım. Polisler vatandaşla niye "sen"li "ben"li konuşur hiç anlamam zaten. Nedir bu vatandaşa yapılan 'ikinci tekil şahıs' muamelesi? O 'sen'li konuşunca ben de bu tür ilişkilerde hiç sevmediğim halde işi 'sen'e döktüm. "Sana lifim attı diyorum. Hani kas var ya, liflerden oluşuyor. Onlardan biri koptu herhalde diyorum..." Bu sefer benim baştaki anlamsız şaşkınlığım ona geçti. Ama polis avantajlı, çünkü arama yapma hakkı onun. Bütün ceplerimi didikledi. Yılların tecrübesi, ne çakmak ne bozuk para sol ayağımı sürüye sürüye girdim içeri.
'Kazanırız' diyen kimseyi duymadım Maç başladı başlayacak, tribün, Fenerbahçe'ye küfür içerikli şarkılarından biri ikisini söyledi üst üste. Edindiğim hava şu; benden başka "Bu maçı alırız" diyen kimse yok. Bir 'inanç kırılması' oluşmuş insanlarda. Ben de, Fenerbahçe'nin sistemi içinde çok önemli bir oyuncu olarak gördüğüm Deivid'in yokluğu üzerine temellendiriyorum "Kazanırız" tezimi.
Ama maç başlayınca yanıldığımı anladım. Colin Kazım öyle şeyler yaptı ki sağ tarafta ilk 20 dakikada, İbrahim Üzülmez'in yerinde gerçekten olmak istemezdim. Kazım her yüklendiğinde Üzülmez'in gözünün önüne İbrahima Yattara gelmiştir diye düşünüyorum.
Beşiktaş'ın ilk yarı oyunu kendi cezasahası önünde kabul edip, takım olarak ileriye çıkamayışı gerek kadro yapısından, gerek hocasının oyun tercihinden gerekse de Fenerbahçe 'nin 'kurulu düzeni'nden kaynaklanıyordu.
Her şeye rağmen iyi bir müdafaa kurgusu olduğu söylenebilir Beşiktaş'ın. Bunda da İbrahim Toraman'ın canla başla çalışmasının katkısı çok büyük. Ertuğrul Sağlam'ın nereye koysan oynayacak bir oyuncusu olması büyük şans. Toraman, gönderildiği hiçbir yerde 'sırıtmayan' bir futbolcu. Ne var ki, bu iyi müdafaa oyuncuları topu oyuna sokmakta, takımı ileri taşımakta ortasahaya yeterince destek vermiyor. Bu da bir yandan "Aslında o kadar da iyi değiller" anlamı geliyor, biliyorum.
Bu maçta da böyle oldu. Fenerbahçe soldan neredeyse hiç bindir(e)medi. Uğur Boral maç başında bir iki cılız çıkış yaptıysa da Toraman o kanadı Fenerbançe için işlevsiz kılmayı başardı. Ancak Beşiktaş da buradan ileri bir türlü çıkamadı. Hal böyle olunca ileride Nobre ve Holosko yapayalnız kaldılar. İkinci yarı en az 7–8 kez Nobre'yi Beşiktaş alanından top alıp ileri çıkmaya çalışırken gördüm. Bu gözlem bile Beşiktaş'ın durumunu özetliyor. Eğer yetenekli topçularından biri o gün tutturamıyorsa Beşiktaş kazanmakta çok zorlanıyor.
Kulübeden ne görünüyor acaba? Tuhaf! Bu kadar para saçılan bir takımın teknik direktörü hala kadro yetersizliğinden bahsediyorsa, maçı çevirecek adam olarak sadece kulübedeki Batuhan Karadeniz'i örnek verebiliyorsa, devre arasında "7-8 oyuncu ile yollar ayrılacak" deyip sonra da bu tip durumlarda işe yarayabilecek oyuncular gönderiliyor ve yerlerine daha iyileri bulun(a)mıyorsa hala şampiyonluktan ya da başarıdan söz etmek nasıl oluyor, ben anlayamıyorum. Tıpkı o polisin, "Türkçe biliyor musun sen?" sorusunda olduğu gibi bir durum çıkıyor ortaya...
Takım öyle top oynuyor ki, teknik direktör maç sonunda 'taraftar analizi' bile yapıyor; "İkinci yarı oyunun hakimi bizdik. Golü bulduktan sonra ikinciyi ararken, gereksiz bir hatadan tekrar yenik duruma düştük. Bu golden sonra oyuncularım da, taraftar da oyundan koptu."
Taraftarın oyundan kopması Fenerbahçe'nin ikinci golünden çok, takımın onlara verdiği duyguyla ilgili bana kalırsa. Kaç sezondur İnönü'de şöyle dört başı mamur bir maç izleyememiş insanlar, hala onca yolu tepip oraya geliyor, hala gırtlakları patlarcasına bağırıyorlarsa Ertuğrul Sağlam'ın taraftar değil, ciddi biçimde takım ve kendi analizini yapması gerekiyor.
Beşiktaş'ın Cumartesi gecesi bana göre en kötüsü olan Serdar Özkan'ın –Serdar iyi oyuncu olabilir ileride ama onda da diğer bir sürü oyuncuda olduğu gibi kendini geliştirecek melekelerle ilgili ciddi sorun olduğunu düşünüyorum – gol atması ise futbolun bir cilvesi olsa gerek. Ama o gol bu sezon benim Beşiktaş'ta izlediğim 3-5 'iyi gol'den biriydi. Gol öncesi basketboldaki 'fast break'i andıran yerleşim ve hız, kanımca ne yapılması gerektiğini de gösteriyordu.
Beşiktaş kaleciden oyun kuramıyor. Müdafaadan oyun kuramıyor. Orta sahada oyun kurmakta zorlanıyor. Topu ileri taşımakta çok zorlanıyor. Fenerbahçe maçının ikinci yarısında olduğu gibi güçlükle girdiği iki üç pozisyonu da kolaylıkla harcıyor. Biz bunları izliyoruz. Peki bütün bunlar kulübeden görünmüyor mu?
Bu da geçer yahu! Olabilir, takımlar üst üste maç kaybedebilir. Hedeflerinden uzaklaşabilir ya da hedefi tamamen yitirebilir ama bu olumsuz durumların bile takıma yararlı hale getirilmesi durumudur planlama. Beşiktaş'ı yönetenler bunu yapabilirler mi, emin değilim. Del Bosque, Tigana, Ricardinho gibi örnekler insanı umutsuzluğa itiyor doğrusu.
Ayrılık mutluluk getirmez ki Maç bitti, yenildik. Bazı günler böyledir, lanetlidir sanki. Kötü başlar öyle biter. O günlerden biriydi.
Kırık kalbimi, sancılı sol ayağımı, kendi sahamızdaki yenilgimize yumak yapıp Asmalımescit'teki Yakup'a doğru sürüklendim. Hayat böyle işte, gün daha bitmemiş meğerse... Yakup ortaya koca bir kalkan yaptı. Üç mağlup, Adnan, Edip ve ben üç galip Murat, Necil ve Cem, Kulüp Rakısı eşliğinde zavallı kalkana giriştik...
Biliyorum, Beşiktaşlıların çoğu umutsuz. Ama şunu da akıldan çıkarmamak gerek, takımdan ayrı kalmak insanı mutlu etmez ki! Sevgiliden ayrı kalmak ediyor mu ki? Ne diyordu Gencebay, "Neydi bizi ayıran neydi bizi kıran/Kim olmuş ki ayrılıkla mutlu olan?.." Ben içerdeki seyircili oynanacak ilk maçta yine Kapalı Üst G Kapısı'ndan giriş yapacağım İnönü'ye, sizi bilmem...
|
ziya aktaş - Kocaeli |
08 Nisan 2008, Salı 07:52 |
|
Cem Dizdar kalitesindeki insanların
spor medyası denilen alemde nedense
pek yerleri olmuyor.Fenerbahçe
taraftarıyım,kendisini yıllardır
izlerim.Doğru söyleyeni dokuz köyden
kovarlar,yaşasın onuncu köy diyebilme
tavrını koyabilenlerdendir
kendisi.Goygoycu kalemlerin
tahribatına uğramış beyinler için çok
iyi bir ilaçtır her yazısı..
|
ADEM POLAT - İstanbul |
08 Nisan 2008, Salı 01:52 |
|
Çok güzel bir yazı olmuş.Taraftar
takımını iyi ve kötü günde
desteklemesini bilen kişidir.
|
Serkan Başöz - İstanbul |
01 Nisan 2008, Salı 20:25 |
|
Spor yazarlığı sıfatının sadece spor ve
skor kısmını empoze eden yazar değil
çalakalem erbabı köşe tutucularının
arasından yazarlığa dair pırıltılarda
sergileyen kalender arkadaşlardan biri
Sayın Dizdar. Bazılarının bu yazıları
da okuyup kafalarındakı bloklar arası
bağlantılarını yeniden kurması
gerektiğini düşünüyorum. Ben Fenerbahçe
taraftarıyım ama hayattaki tek
etiketimizin taraftarlık olmamasını
isterim. Sayın Dizdarın daha sık
yazmasını bekliyorum.
|
|
|
 |
| LİGDE PUAN DURUMU |  |  | | | | O | P | | 1 | Galatasaray | 34 | 79 | | 2 | Fenerbahçe | 34 | 73 | | 3 | Beşiktaş | 34 | 73 | | 4 | Sivasspor | 34 | 73 | | 5 | Kayserispor | 34 | 55 | |
|
|