Sizler de biliyorsunuz; bu sitenin Beşiktaş yazarı Sevin Okyay’dır. Kendisi, cazdan sinemaya, atletizmden sumoya uzanan geniş denizlerde neşeyle kulaç atar. Tabii okuyanı bir miktar bunalıma sokma pahasına... “Tanrım, bir gün ben de bu kadının bildiklerinin yarısını...” dersiniz, “yarısını bilebilecek miyim?”
Bu hafta, Sevin’in engin bilgisinden ve keskin gözlemlerinden yararlanamayacaksınız. Haftasonu mazereti vardı ve maçı seyredemeyecekti. “Sevgili editörüm, top sende” dedi. Ve lige merhaba dediğimiz bu ilk hafta, bir nevi ‘nöbetçi Beşiktaş yazarı’ olarak huzurlarınızdayım.
Tahmin edileceği gibi, maçı izlemek için Manisa’ya gitmedik. Doğrusu son Frankfurt deplasmanının yorgunluğunu henüz atamamıştık. Dolayısıyla genelde deplasman maçlarında yaptığımız gibi, Beyoğlu Bekar sokakta, Süper’deki masamızda yerimizi aldık.
Lakin bu defa ciddi bir sorunla karşı karşıyaydık. Bırakın klimayı, basit bir pervanenin bile olmadığı Süper’de sıcaklık 50-55 santigrad derece civarındaydı. 90 dakika boyunca, sahada mücadele eden futbolcular kadar su kaybımız oldu desek, abartmış olmayız. Üstüne üstlük 28. dakikada mağlup duruma düşmüş takımın taraftarı olarak, adeta Sahra’nın orta yerinde ölüme terkedilmiş gibiydik. Maçın kalan bölümünde, sıcaktan çatlamış dudaklara bir damla su misali gol bekledik, beyhude...
Beyhude, çünkü: (Şimdi futboldan bahsedebiliriz) Tümer ve Sergen’den boşalan yere Delgado’yu monte etme planıyla sezona başlayan Beşiktaş, daha ilk maça bu oyuncudan yoksun çıkınca, orta alanda ‘akıldan yoksun’ bir takım görüntüsündeydi. Manisa’nın orta alanda sert basan kalabalık hattı da düşünüldüğünde, Beşiktaş en çok ihtiyaç duyduğu şeyden, yani rakibi açık düşürecek oyun zekasından mahrum bir kadroyla didindi durdu.
Burada Kleberson’dan söz etmeden geçmeyelim.
Ben bu Brezilyalı delikanlıyı geldiği günden beri seviyorum. Bir kere güleç yüzlü ve yaptığı işi seven insan hali beni ayartıyor. (Söz gelimi, bu takım orta sahasında -yakın zamana kadar öyle oyuncular vardı ki, futbola kattığı güzellikleri bile bir intikam edasıyla yaşardı. Neyse...) Evet, Kleberson diyorduk. İtiraf etmeliyim ki, sevgili Jose’nin siyah beyazlı formayla sergilediği ‘kaçak güreşçinin sıkıcı maceraları’ gına getirdi. Mesele, sadece “asıl yerinde oynamaması” değil, risk almaması. Kleberson gibi bir oyuncu bu takımda, 7 metre sağında ya da 7 metre solundaki oyuncuya tek pas yapma lüksüne sahip değil. Belki istatistikler ‘en çok isabetli pas’ ya da ‘en az top kaybı’ listesinde onu ilk sıraya yazacak ama, bu ‘yumuşak ayak’ oyun tarzı hakikaten sıkıntı vermeye başladı. Düşünsenize, Scolari vaktiyle Brezilya Milli Takımı'nı Kleberson’un etrafında kurmaya niyetlenmişti. Nerden nereye...
Savunmaya gelirsek... En son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Bu takımın defansı, Ronaldo-Zago ikilisine yol verildikten sonra dikiş tutmadı. Nitekim Beşiktaş savunması iki senedir, acemi bir tel cambazı gibi... Ha düştü ha düşecek. (Genellikle de düşüyor!)
Golü hatırlayın. Meduna, savunmanın göbeğindeki 8-10 metrelik boşluktan girdi, topu düzeltecek vakti de buldu ve Runje’nin altından fileleri buldu. Korkarım, bu tür golleri daha çok göreceğiz Beşiktaş kalesinde. Hasılı, takımın yumuşak karnı son iki senedir olduğu gibi, yine savunma hattı.
Peki ya hücum ne durumda? Şu kadarını söyleyeyim. Belli ki Beşiktaş’ın gol umudu Nobre o kadar umutsuz ki, top almak için değil orta saha, Beşiktaş’ın yarı sahasına geliyor. Hatta bunlardan birinde Runje’ye yaptığı geri pası neredeyse Meduna kapıyordu ve bunu becerse ikinci gol işten bile değildi. Nobre’nin geri pasından yenilen gol! İşte o zaman bu yazının başlığı ‘Nobre’nin dramı’ olurdu.
Sonuç olarak... Haftaya Antep’e beş çekse bile Beşiktaş lige hazır falan değil. Ya da hazır hali bu! Eğer öyleyse, zor bir yıl daha bekliyor taraftarı...
Tigana mı? Evet, Beşiktaş kulübünü, yöneticisi, futbolcusu, teknik heyetiyle yan yana dizsek, o insan topluluğu içinde en çok güven veren profil herhalde Jean Tigana olurdu. Kuşkusuz düzgün bir insan. Ama bu yetmiyor. Günler, haftalar... “tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali” geçip gidiyor ve takımda hâlâ ‘tık’ yok!
Hadi sayın hocam, bir şey yap artık.