Parrhesia, Antik Yunan'da kullanılan ve içerisinde, -sonucu ne olursa olsun- gerçeği açıkça ve korkusuzca ifade etmek gibi anlamlar barındıran bir kelimedir. Ölçüsü, sadece gerçek ile olan bağı değil, aynı zamanda, bunu söyleyen kişinin içinde bulunduğu şartların ve karşılaştığı riskin zorluğudur. Doğruyu söylemenin ahlaki boyutunun arttığı durumları ifade eden bir kavramdır. Kısacası, çocuk olmadığın halde "kral çıplak" diyebilmektir. Bunun belki en iyi örneğini de Socrates vermiştir. Parrhesia, bugünün Batı dünyasını şekillendiren düşünce akımlarının başında gelir.
Biz yorumcular da, birer "parrhesiastes" olmak zorundayız. Belki doğruyu söylediğimiz zaman çok büyük riskler taşımıyoruz ama yine de doğru olduğunu düşündüğümüz şeyi çıkarlarımız ya da elde edeceğimiz sonuç uğruna saklamamalıyız. Okuyucuya madalyonun diğer yüzünü de gösterebilmeliyiz. Skora bakmamalı, olayları yorumlamaya ve sonuçları öngörmeye çalışmalıyız.
Bu düşünce çerçevesinde, toplumun büyük bir kısmı Fenerbahçe'nin zaferleriyle sarhoşken, biraz eleştirinin ve uyarının faydalı olacağını düşünüyorum.
3 ÖNEMLİ GALİBİYET AMA…
Fenerbahçe bütün sezonun en iyi haftasını yaşadı ve aynı hafta içerisinde 3 önemli galibiyet aldı. Önce şampiyonluğun en kritik karşılaşmalarından birinde Beşiktaş'ı deplasmanda yenmeyi başardı. Ardından tarihinin belki de en önemli karşılaşmasında Chelsea'yi geriden gelip mağlup etti. Ve son olarak, -hemen hemen aynı kadroyla- ligin iyi takımlarından Kayserispor'u yine geriden gelerek yenmeyi başardı.
Şimdi de madalyonun öteki yüzünü çevirelim ve birkaç köyden kovulma pahasına eleştiriye geçelim: Aslında biraz farklı bir bakış açısıyla baktığımızda, Fenerbahçe'nin bu 3 karşılaşmadan da mağlup ayrılmış olması kimseyi şaşırtmazdı. Çünkü her 3 karşılaşma da rakip takımlar, galip gelecekleri fırsatları fazlasıyla yakaladılar.
• Önce, Beşiktaş karşısında zaman zaman üstün bir oyun oynayan Fenerbahçe, kalesinde de çok net pozisyonlar gördü. Kağıt üzerinde Beşiktaş savunması, Fenerbahçe savunmasıyla karşılaştırılamayacak derecede tecrübe, organizasyon, adam (Aurelio ve Maldonado) ve maç eksiğine sahip olsa da, Fenerbahçe kalesinin yaşadığı gol pozisyonlarını gözardı edemeyiz. Üstelik Fenerbahçe, galibiyet golünü sadece Alex'in oyun ahlakına değil, Beşiktaş'ın çılgınca rakibinin üzerine gidişine de borçluydu. Son dakikalarda yaşanan net penaltı pozisyonunun hakem tarafından görülmeyişinin ise ciddi bir şans olduğunu unutmayalım.
• Sonrasında oynanan Chelsea karşılaşması Fenerbahçeliler için -haklı olarak- çılgınca kutlanan bir zafer olsa da, Chelsea'nin 65 dakika net bir üstünlük kurduğunu, bu arada da çok net gol pozisyonlarının (ki çoğu kaleyi buldu) Volkan'ın inanılmaz kurtarışlarıyla engellendiğini unutmamak gerekiyor. Lugano'nun adım attırmadığı (birçok yorumcunun ballandırarak anlattığı şekliyle) Drogba, 3 kere Volkan ile karşı karşıya kalmayı başardı.
• Ve Cumartesi gecesi, Kayseri karşısında yaşananlar şanstan çok öteydi kuşkusuz. Çok ciddi eksikleri bulunan, en iyi oyuncusu Mehmet Topuz'un sakat sakat ve 60 dakika oynadığı Kayserispor, -ilk 20 dakika dışında- kazanmaya daha yakın taraf olmasına karşın, akıl almaz hakem kararları ile sahadan yenik ayrılan taraf oldu. Bu hatalar o kadar ciddi hatalardı ki, bu hatalar Fenerbahçe (ya da Beşiktaş veya Galatasaray) aleyhine gerçekleşseydi sanırım lig futbol oynanamaz bir hal alacaktı.
Buradaki amaç hakem kararlarını, Beşiktaş veya Galatasaray ile karşılaştırmak, onların haksızlığa uğradığını ifade etmek değil. Bunu kulüplerin yöneticileri ve kulüplerin sözcüsü durumundaki spor yazarları haklı veya haksız şekilde yeterince yapıyor. Amaç Kayserispor açısından bakmak ve Kayserisporlu futbolcuların emeklerinin ve primlerinin heba edilmesini eleştirmek de değil. Bu olayın tamamen farklı ve irdelenmesi gereken bir başka yönü olsa da, bu yazının konusu değil.
KAZANANI ELEŞTİRMEK…
Bu yazının konusu, Fenerbahçe'nin rüya gibi zaferler kazanırken, hatalarından ders alıp almadığı. Özellikle de Londra'da sahaya çıkmadan önce. Zira;
• Fenerbahçe savunmasını çok övdüğümüz halde ve orta sahadan birkaç oyuncuyla da takviye aldığı halde çok fazla açık veriyor. Volkan ve Serdar'ın 3 karşılaşmada rakip forvetlerle yüzyüze kaldığı pozisyonların toplam sayısı 10-15 arasında.
• Fenerbahçe, duran toplarda toplu halde hücuma çıkıyor. Ancak rakip hızlı çıktığında geride alışıldık savunma düzenini yerleştiremiyor. Üstelik duran toplar 3 karşılaşmada da pek verimli kullanılamadı. Özellikle köşe vuruşları rakip kalecilerde kaldı ve kaleciler topu oyuna hızlı bir şekilde soktuklarında Fenerbahçe'yi çok zorladılar.
• Fenerbahçe'de Maldonado ve Kezman'ın oynayıp oynamadığı çok fazla farketmiyor. Bu 2 oyuncunun oyuna yapıcı bir katkısı yok. Durum böyleyken birkaç gündür Ronaldinho transferinden bahsedilmesi çok komik geliyor. Çünkü Fenerbahçe'nin şu andaki ilk ihtiyacı net olarak oyunun 2 yanını da oynayabilecek, şut atabilecek, bir orta saha oyuncusu. Üstelik Aurelio da ayrılırsa, bu pozisyon için 2 oyuncu bile düşünülebilir. Diğer bir ihtiyacı, iyi bir forvet oyuncusu, ki Kezman'ın büyük ihtimalle ayrılacağı düşünülürse, 2 forvet alınması şart. Buna rağmen Ronaldinho'dan ve 90 milyon Euro'lardan konuşulması anlamsız. Üstelik böyle bir transfer Fenerbahçe'nin imajını, futbol kültürü ve büyük taraftar desteği olan köklü bir kulüpten, sadece parayla her istediğini satın alabilen bir kulübe dönüştürecektir. Yan satışları ile bu parayı kolayca geri alabileceğine inanarak futbolcularını medya maymunu haline getiren Real Madrid'den bahsetmeye gerek yok sanırım.
• Zico, yaptığı değişikliklerle övgü alsa da, ben hala Kezman inadını anlamış değilim. Geçtiğimiz gün, buna kendince mantıklı bir açıklama getirerek, Semih'in rakip boş alanlar bıraktıktan sonra girince daha etkili olduğunu söyledi. Ancak, Kayseri karşılaşmasında, rakibin en fazla kapandığı dakikalarda Semih'i oyuna sürmesi bu iddiasını yalanlıyor. Ayrıca Chelsea karşısında Kazım'ın oyuna girmesinden sonraki birkaç dakika içinde, o kanattan kalesinde pozisyon yaşadığını ve Beşiktaş karşısında gole sebebiyet verecek hatalı bir değişiklik yaptığını unutmayalım.
Özetlemek gerekirse, Fenerbahçe'nin yarın akşam Chelsea karşısına çıkarken 3 zorlu maçı kazanmanın gururuyla değil, 3 maçta kalesinde sayısız pozisyon yaşamış bir takım düşünceliliği ve dikkatiyle çıkması gerekiyor. Özellikle toplu çıkacağı hücumlar çok tehlikeli olacaktır. Ayrıca savunma yönü güçlü oyuncuların, özellikle sol tarafa takviye edilmesi şart. Hatta Deivid'in -ligden farklı olarak- ekstradan koşacağına inanmasam, sağ tarafta da Önder ve Gökhan'ın arka arkaya oynamasını önerebilirdim.
Dileriz Londra'da bu eleştirileri zaten kendi kendine yapmış olan, çok daha dirençli ve sağlam bir Fenerbahçe izleriz.
CHELSEA CEPHESİ…
Chelsea muhtemelen, ilk maçtan farklı olarak, Kalou ve Alex ile başlayacaktır. Alex yüksek toplarda çok etkili ve ilk maçta Carvalho'nun yaptığı hatalar Grant'ı rahatsız etmiş olmalı. Kalou ise Malouda'dan çok daha gole yakın bir oyuncu. Başka bir ihtimal ise ileride Anelka ve Drogba'nın beraber oynayacağı ve Ballack ya da Kalou'nun yedek kalacağı. Drogba'nın hücumdaki yükü azaldığında, rakip savunma konsantre olacak bir kişiyle daha karşılaştığında Drogba'nın verimi çok artıyor. Anelka'da sonradan oyuna girdiği karşılaşmalarda bu işi çok iyi yaptı.
Son olarak, sağ kanatta Belletti'ye son karşılaşmada şans veren Grant, hücum gücü yüksek olan bu oyuncudan fazla verim alamadı. O yüzden, belki de yeniden Essien ile sahaya çıkacaktır. Ancak Belletti ile başlarsa Cole – Belletti – Anelka üçlüsünün duvar pasları Fenerbahçe'nin başını çok ağrıtabilir.
YA BASKETBOL…
Bu arada bana ilginç gelen bir başka detaya değinmek istiyorum. Fenerbahçe Ülker, geçtiğimiz perşembe günü, tarihinin en önemli basketbol karşılaşmasına çıktı. Ancak salonun neredeyse yarısı boştu. Seyirci rakipte hiçbir seyirci baskısı yaratamadı. Bir gün önce Şükrü Saraçoğlu stadını dolduran taraftarların küçük bir yüzdesi bile büyük fark yaratabilecekken, basketbol takımlarını bu şekilde yalnız bırakmaları hiç yakışmadı.