Kritik dönemlerde oynanan ve galibiyetin zorunlu olduğu maçların ilacı, erken gelen gollerdir. Galatasaray, B.Belediyespor maçının hemen başında bulduğu golle rahatladı ve arzu ettiği sonucu da aldı.
Maça ilişkin teknik olarak yapılacak analizin kilitlendiği tek bir nokta var;
Ümit Karan'ın maça tek santrafor olarak başlaması. Gelin bu konuya odaklanalım. Feldkamp sezona başlarken takımı çift santrafor ve arkalarında Lincoln ile oynatmış, oyun sistemini yerden hızlı paslaşmalar üzerine bina etmişti. Bu sistem ligin ilk yarısı genelinde başarı ile uygulanmış akabinde Feldkamp'ın takım ile kopuşunu müteakip arıza göstermeye başlamıştı.
Orta alanda tek ön libero ile oynamanın riskine değecek bir hücum performansı olmadığını da son haftalarda alınan tek farklı zorlama galibiyetlerle görmüştük. Feldkamp ile yollar ayrıldıktan sonra teknik heyet bayrağını devralan Güler-Dilmen-Boloğlu üçlüsü, Fenerbahçe maçı arifesinde, İBBSpor önünde önemli bir hamle yaptılar ve orta sahayı Lincolnsüz 4'leyip, Ümit'i ileride tek bıraktılar. B u şekilde, tıpkı Fenerbahçe'de Alex'te olduğu gibi Lincoln'e de daha fazla öne çıkma şansı tanıdılar.
Bu, geçici, varlığı sorgulanan, üzerine bin türlü hoca getirilen (Adnan Polat'tan Hakan Şükür'e, Adnan Sezgin'den Hasan Şaş'a) bir teknik heyetin son derece yerinde, güzel bir hamlesiydi. Bana umut verdiğini rahatlıkla ifade edebilirim. Zaten yazının ikinci bölümünde bu konuya özellikle değineceğiz.
Zico'nun Fenerbahçe'sini andıran 4-4-1-1 ile Galatasaray İBBSpor'a karşı bariz bir üstünlük kurdu. Mehmet Topal ve Ayhan ikilisi göbekte açık vermezken, özellikle Arda ve Lincoln rakip yarı alanda çok ciddi alan buldular, yeteneklerini sergileyebilmek için. Sonuç güzel bir galibiyet.
Yazının bundan sonrası gelecek sezona ilişkin düşüncelerimden oluşuyor. Açıkçası bunu bugün yazıyor oluşum, haftaya oynanacak tarihi Fenerbahçe maçından önce düşüncelerimi kayda geçirmek istememdendir. Neticede koca bir sezon Galatasaray'ın önce Fenerbahçe, sonra da Sivasspor ile oynayacağı iki maça kilitlenmiş konumda. Kazanmak da var kaybetmek de ama gelecek sezon yapılanması şimdiden belli olmalı.
Düşüncelerim size radikal gelebilir, peşinen söyleyeyim. Ama ben yeni sezona da Cevat Güler-Burak Dilmen-Nezihi Boloğlu üçlüsü ile başlanması taraftarıyım. Peki neden? Madde madde izah etmeye çalışayım:
- Galatasaraylı önemli bir çoğunluk Abdullah Avcı'nın şimdi ya da yeni sezonda Galatasaray'ı çalıştırmasına razıydı. Konu başka türlü gelişti ve Avcı İBBSpor'un başında yola devam ediyor. Avcı'yı Avcı yapan İBBSpor'un ikinci ligde elde ettiği başarı ya da bu sezona ligde tutunmayı başarmış olması değil, altyapılarda sergilediği üstün performanstı. Galatasaray'ın mevcut 3 hocasının da altyapı geçmişi pırıl pırıl. Senelerce Türk futboluna emekçi olarak hizmet vermiş, değerli futbol adamları. Avcı'dan farkları, milli takım performansı sergileyememiş olmaları ve belki onun kadar yakışıklı olmamaları; kimbilir. Ama şu kısa görev dönemlerinde taktik yönden yeterli olduklarını, spor kamuoyunun genelini bilmem ama bana ispatladılar.
- Büyük takım hocalarının üç önemli görevi var; temel bir futbol stratejisi belirlemek, takımın saygısını kazanmak ve takımı iyi çalıştırmak. Daum gibi yalandan dahiler yaratmaya gerek yok. Futbol, bu takımların seviyesinde dehalara ihtiyaç duyan bir spor dalı değil. Feldkamp futbol adamlığı tartışılmayacak bir hocaydı ama takımın saygısı ortadan kalkınca o kariyer anlam ifade etmez hale geldi. Akademik yönü ve teknik adam duruşu ile Cevat Güler bu saygıyı görmekte olan ve görecek bir kişilik. Hal bu iken takıma çok fazla katkı sağlamayacağını bildiğimiz, alabildiğine antipatik Van Gaal'e çuval dolusu para dökmeye ne lüzum var. Van Gaal, Lincoln'e topa nasıl vurulacağını mı öğretecek? Kaldı ki öğrenmeye ihtiyacı duyan A takım seviyesinde topçu varsa, işte teknik heyet; hayatları altyapılarda geçmiş, polemikten uzak, gerçek birer eğitici. Kriter takımı derleyip toplayacak, o saygıyı doğuracak, futbol bilgisi yeterli bir hoca ise; işte Güler, Dilmen ve Boloğlu. Yok illa son dönem maç yayınlarından önce tribünde röportaj verirken ayak ayak üstüne atarak ayağını neredeyse ağzımıza sokup, yan yatık halde şapırdanarak konuşan eski hocalardan birini görmek ve koşulsuz itaat etmek istiyorsanız, o zaman yapabileceğim bir şey yok.
- Galatasaray takımı bu sezon kalecisini buldu, stoperlerini buldu, sol beklerini buldu, bir sağbekini (Uğur) de buldu, önliberoları tamam, sol açığı bir yıldız, Lincoln elinde, 4 tane iyi santraforu var. Kadro kimyası gayet yerinde. Carrusca, Barusso, Bouzid ile yollarını ayırıp yabancı kontenjanını da açacak. Van Gaal ve türevi teknik adamlara verilecek milyon dolarları, teknik heyet yerine kadroya harcasa ve bu takıma nefes kesecek, Lincoln kariyerinde bir sağaçık alsa mesela; Cevat hoca bu takımı çalıştıramaz mı? Bir de Lincoln'ün olası sakatlıklarının stepnesi olarak yedekliği sorun etmeyen, takımı tanıyan Ilic'i kadrosuna yeniden katsa. Feldkamp mimarlığında güzel bir kadro kurdu Galatasaray, rötuşlarla etkinliği katlanabilecek bir kadro. Bu mimariyi yıkıp kendi yıldız egolarınca yeniden inşa etmeye çalışacak milyon dolarlık yeni birine neden ihtiyacı olsun ki?
- Galatasaray paranın kolay kolay satın alamayacağı bir şeyi yaptı ve büyük takım ruhunu yakaladı son dönemde. Şimdi yapılması gereken bunu yeni sezona taşımak. Tekrar ediyorum, iyi bir teknik heyetin üç temel görevi vardır; 1- Takımın temel felsefesini belirlemek, 2- Kendilerine saygı duyulmasını sağlamak, 3- Kondisyon ağırlıklı olarak takımın iyi hazırlanmasını sağlamak (kaldı ki kondisyon Cevat hocanın uzmanlık alanı). Adnan Polat ve Adnan Sezgin bence bu cesareti göstermeli ve yeni sezona Abdullah Avcı'dan çok da farklı olmayacak Güler-Dilmen-Boloğlu üçlüsü ile başlamalıdır. Unutmayalım Aydın Örs de efsane Efes Pilsen'ün başına çok benzer koşullar altında altyapıdan geçmiş, o yarım sezonda alınan şampiyonluk ile destanını yazmaya başlamıştır.
Belki tuhaf geldi size, belki katılmıyorsunuz ama ben bu yukarıda anlatmaya çalıştığım ışığı görüyorum. Bunun olma ihtimalinin düşüklüğünün de farkındayım. Ama futbolun güzel tarafı bazen bu romantizmi de içinde barındırması değil midir? Olmayacağımı bile bile “ben olsam” diyorum bugün…