Günümüzde futbol seyircisi her biri kulübüne ciddi harcamalar yapan müşterilere dönüşmektedir. Ayrıca eskiden sadece televizyonlarda yayınlanan maçlara sponsorluk yapan birkaç firmadan sağlanan düşük miktardaki gelirlerin yerini şimdi değeri milyon dolarları bulan tv gelirleri aldı.
Bunun için geçtiğimiz yıl İspanya'nın önemli kulüplerinden Real Madrid'in yaptığı yayın anlaşması önemli bir örnek olacaktır (4 Aralık 2006 tarihinde Real Madrid ile Katalan Prodüksiyon Şirketi Mediaport arasında imzalanan anlaşma.) Madrid ekibi, yayın haklarını 7 yıllığına 1,1 milyar euro karşılığında Mediapro adlı şirkete satmıştı. Tabi Mediapro'nun büyük miktarda bir meblağ yatırarak bu işe girişmesinin de önemli sebepleri var, reklâm gelirleri, diğer televizyon kanallarına görüntü satılması vb.
Semih Gümüş'ün belirttiği gibi;"Büyük işadamlarının durduk yerde kulüplerin başına geçip trilyonlarca lirayı futbola yatırmasının ardında futbol aşkı mı vardır! Ya da FİFA'nın ünlü başkanı Havalange'nin FİFA'nın başına geçmek için 1970'lerin başında su gibi para akıtmasının nedeni neydi"
Bugün itibariyle maç günü gelirleri gibi klasik gelirlerin, toplam gelirler içindeki payı %90'lardan, %40 düzeylerine gerilemiştir. Bir yandan seyircinin profili değişirken diğer yandan sektörel yatırımların yapısı değişmektedir. Biletle sağlanan maç hâsılatının yerini, yıllık olarak satılan kombine kartları almıştır. Bu şekilde koltuk sayısı dolmasa da ödeme sağlanmış olurken diğer taraftan sıcak paranın kulübe girmesiyle yatırımlar şekillenmeye başlamıştır. Bugün kulüpler belirledikleri kombine kartlı seyirci sayısına ulaşmaları halinde sezon süresince düşük ortalamalı bir seyirci kitlesi önünde maçlarını oynansa dahi kâr etmeyi başarmaktadır. Ayrıca lisanslı ürünlerin satışı olarak nitelendirilebilecek alışveriş gelirleri, yine Avrupa'da sektöre tam anlamıyla entegre olmuş kulüplerin bütçelerine önemli katkı sunmaktadır.
Serbest piyasa ve liberalizm tek dünya düzeni haline getirilirken onun spordaki uygulaması futbolla yapılıyor. Bütün dünya ile birlikte biz de bu sürüklenmenin içindeyiz. Bu itmede tüketim mantığı ağır basıyor ve kitlelerimiz istesek de istemesek de oraya doğru yöneliyor.
Futbolun ekonomik bir işkolu haline gelmesine karşın; sektörde serbest rekabet koşullarının geçerliliğinden tam olarak söz edebilmek mümkün değildir. Sektörü iki açıdan makro ve mikro düzeyde tarttığımız zaman, Tuğrul Akşar'ın da ifade ettiği gibi, " diğer sektörlerin aksine, yeni futbol ekonomisinde ‘tüketici davranışlarda rasyonellik' bulunmamaktadır."
Serbest rekabetin asli unsurlarından olan tüm mal ve hizmetlerin kalite ve fiyatlarına karşı tüketicinin talebi esnek değildir. Rasyoneliteyi sağlayan temel nokta gelirin sınırlılığı ilkesidir. Çünkü gelir sınırlıyken ihtiyaçların sınırsız olması tüketiciyi frenler. Oysa takımına koşulsuz bağlı bir taraftar cebindeki son parasıyla maça gidebilir ya da forma satın alabilir. Hatta konuyla ilgili diğer sektörlerin de durumu normalleştirme çabalarına, reklâmlarına tanık olmaktayız. Türkiye Süper Ligi'ne sponsor olan ‘Turkcell' adlı GSM şirketinin televizyonlarda dönen reklamlarında karakterlerine okuttuğu şu replik dikkat çekici değil mi; "Son paramla maça gittim" ?
Osman Balaban'ın önemle üzerinde durduğu gibi;"Kulüplerin taraftarları ile kurdukları ilişkileri oldukça pragmatik Taraftarların kulüplerin lügatindeki karşılığı tüketici kitlesi adeta. Taraftarlar; forma satın alan, (kombine) bilet parası ödeyen, takımlarını yalnız bırakmayan tüketiciler olarak algılanıyor. Daha popüler bir deyişle kulüplerin taraftarlara yaklaşımı "tamamen duygusal". Algılama ve yaklaşım böyle olunca da kulüpler açısından temel soru, taraftarların kulübü için para harcama heveslerinin nasıl arttırılacağı ya da taraftar profilinin ana ekseninin para harcama kapasitesi yüksek kişiler yönüne nasıl kaydırılacağı oluyor. Kulüpler taraftarları sadece statta görmek istiyorlar. Taraftarların kulübe üye olmaları, kongrelere, genel kurullara katılmaları, yönetimlerin oluşumuna katkı koymaları filan zinhar günah…"
Diğer taraftan yine Akşar'ın önemli bir tespiti de, taraftarın koşulsuz bağlı olmasıdır. Tüketici konumundaki taraftar, kulübüne duyduğu bağlılıkla birlikte, kendisine sunulan hizmetin kalitesini değerlendirme yoluna gitmemektedir. Taraftar bu noktada kalite ve fiyat arasında bir karşılaştırma yapma gereği hissetmemektedir.
Akşar bunu ‘bağlılık körlüğü' şeklinde ifade etmektedir ve gerçekten de bugün hangi takım olursa olsun ürünlerinin kalitesi ne olursa olsun fiyat standardını belli bir seviyede tutmakta ve buna rağmen alıcı bulmaktadır. Bilinçsiz bir tüketim sorunu gibi görünen bu davranış, toplumsal sınıfların her kademesine ait bireyler tarafından sergilendiği için, örneğin, marka tutkusu bir birey için de semt pazarından giyinen için de değişmediğinden futbola özgü bir harcama profiliyle açıklanabilmektedir.
Ayrıca kulüplerin kendi ürünlerini daha değerli kılmak ve gelirlerini arttırmak için farklı yöntemlere başvurdukları bilinmektedir. Konuyla ilgili ilginç bir örnek, Fenerbahçe'nin Brezilyalı futbolcusu Alex de Souza'dan geldi. Yıldız futbolcu ülkesinde katıldığı Sportv televizyonunda yayınlanan Arena adlı programda, ''Bir Fenerbahçe forması yaklaşık 100 dolar. Kulüp başkanı bize yaklaşık 100 formayı imzalatıyor ve her birini 1000 dolara satıyorlar. Hepsini de satıyorlar" şeklinde açıklamalarda bulundu. Fenerbahçe Spor Kulübü, aynı ürünü, normal fiyatının 10 katına satarak, farklı bir kazanç yolu daha geliştirmeyi başarmış. Ancak taraftarın da aynı ürüne sırf oyuncu imzaladığı için daha fazla para veriyor olması, ayrıca irdelenmesi gereken bir konu.
Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi için Tuğrul Akşar'ın Futbol Ekonomisi adlı kitabını tavsiye edebilirim