Zaten aramızdaki milli maçlar da o havada geçiyordu.
Sonrasında Piontek ile gelen büyük bir atılım yaşadık. Ne de olsa, sıradan Danimarka ile İngilizleri Wembley'de yenmiş adamdı. Biz de, kaybetsek bile, Wembley'de başabaş oynadık İngilizlerle. Bir süre sonra, Galatasaray UEFA Kupası'nı kazanırken, yarı finalde Leeds United'ı, finalde Arsenal'i geçmeyi başarıyordu. Bu arada, Beşiktaş ve Fenerbahçe de imkansız gibi geleni yaptılar ve Chelsea'yi ve M.United'ı İngiltere'de yendiler. En son birkaç hafta önce, Fenerbahçe, Premier Lig ikincisi Chelsea'ye kök söktürdüğünde, arayı yine kapatmışız gibi geldi bize. Yoksa biz kolay mı umutlanıyoruz?
Bir tarafta İngiliz Ligi'nin şampiyonluk karşılaşması…
Hafta sonu 2 adet şampiyonluk karşılaşması izledik. Birisi Londra'da Chelsea – Manchester United arasındaydı. Chelsea rakibini yakalamak için kazanmak zorundaydı. Kazandı da. Ancak kazanmaktan öte sahada oynanan futbol birkaç kelimeye sığdırılacak gibi değildi. Teknik analizlere de. Üstelik her 2 takım da hafta içinde, korkunç zor 2 deplasmanda Şampiyonlar Ligi yarı finali oynamıştı. Cumartesi sahaya sürdükleri kadrolar da hemen hemen aynıydı.
Ancak sahada şampiyonluk karşılaşması oynadığının bilincinde ve kazandığı parayı haketme gayretinde 22 futbolcu vardı. İkili mücadeleler az faullü ama çok sertti. Hiçbir futbolcunun düşünmek için 2 saniyesi yoktu. 5 metresi de.
Karşılaşmanın içinde birçok hikaye vardı. Dünyanın en formda oyuncusu olarak gösterilen Ronaldo ve Tevez'i oynatmadığı için Ferguson'u Graham Taylor dışında kimse eleştirmedi. Zaten Ronaldo oyuna girdikten sonra pek bir şey yapamadı. Ballack ve Drogba bir frikik için tartıştı. Atışı zorla kullanan Drogba yılın belki de en iyi frikiğini atarken, Van Der Saar da en iyi kurtarışını yaptı. Hafta içinde Liverpool karşısında Riise'nin hediyesi bir gol bulan Chelsea, Carvalho'nun M.United'a hediyesiyle kalesinde beraberlik golünü gördü. Chelsea'li oyuncular ilk golden sonra Lampard'ın ölen annesine yaptırdıkları formayı açarak arkadaşlarına destek verdiler.
Ancak tüm bu hikayelerin içinde kimse konsantrasyonunu yitirmedi. Hakeme itirazlar 3-5 kelimeyi geçmedi. Üstelik tüm bunların, oyuncuların aldığı yüksek ücretlerle bir ilgisi yoktu. Tamamen ellerinden geleni yapma gerekliliğiydi bu. Bu nedenle de kimseyi kötü oynadığı için suçlamanın anlamı yoktu.
Sonra bizim ligimiz…
Ertesi gün bizim ligimizin şampiyonluk karşılaşmasındaydık. Galatasaray – Fenerbahçe karşılaşmasında da ölümüne bir mücadele bekleyebilirdik. Ne de olsa, 22 futbolcu bu karşılaşmada tüm enerjilerini ve becerilerini sahaya koymasa hangi karşılaşmada koyacaktı ki?
Oysa biz belki de, ligin bu sezon en kötü karşılaşmasını izledik. Hele öyle bir 2. yarı vardı ki. Geriye düşen Fenerbahçe şampiyonluğu kaybetme noktasına geldiği halde 2-3 pas bile arka arkaya yapamadı. Çok rahat boşluklar bulduğu halde rakibinin üzerine gidemedi. Chelsea karşısında her türlü varyasyonu deneyen takım gitmiş, yerine sadece içeri top şişiren bir takım gelmişti.
Aslında kupada oynanan her 2 karşılaşmada da Fenerbahçe korkusunu yendiğini ve rakibini çözdüğünü gösteren Galatasaray'ın bu karşılaşmaya da benzer bir presle başlayacağı belliydi. Ayrıca Fenerbahçe kazandığı son karşılaşmaların tamamında, rakibini çizgi halinde yakalayarak bulduğu gollerle oyundan düşürmüştü ve Galatasaray savunmasının böyle oynamadığı biliniyordu. Buna rağmen Fenerbahçeli oyuncular kendilerine çok fazla güvenmenin bedelini pahalıya ödediler ve işin kötüsü uzun süre bunun hiç farkında değilmiş gibi oynadılar. Kazım ve Deivid rakiplerine karşı çok pasif kaldılar. Ne takım savunmasına katkı sağladılar, ne de Alex'e sıkı markaj yapan Mehmet ve Ayhan'ı meşgul edebildiler. Bu nedenle Aurelio ve Maldonado kendi yarı sahalarından nadiren çıkabildiler. Kezman bişeyler yapmaya çalışan tek oyuncu olsa da, kaleden o kadar uzakta bir şey yapması mantığa aykırıydı.
Teknik direktörsüz oynamayı marifet sayan Galatasaray ise çok daha iyi değildi. Fenerbahçe karşısında öne geçmişken ve ilk yarının bitimine 2-3 dakika kalmışken, tüm hatlarıyla hücuma çıkarak rakibine geride geniş alanlar bırakmak, Zico'nun Semih hamlesine uzun süre karşı hamle yapmamak, Fenerbahçe'nin bütün hücumlarında Alex dışında hiçbir oyuncuya yakın durmamak, özellikle ikinci yarıda Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarında her harekete müsaade etmek ancak teknik direktörsüz bir takımda görülebilirdi. Aldıkları her topta Fenerbahçelilerin düşünmek için en az 10 saniyesi ve en az 10 metresi vardı.
Kısacası dünya derbisi sloganları altında sahada oynanan futbol, dünya standartlarının çok gerisindeydi. Ligin alt sıralarındaki 2 takım bile bundan daha fazlasını yapabilirdi. Zaten maçın tek golü de oynanan oyunu simgeliyordu adeta. Bu nedenle, yıllar önce hissettiğim o duyguları bir daha hissettim. Bu sahada oynayanlar insansa, acaba Londra'da oynayanlar uzaylı mıydı?
Fanatizm nereye kadar…
Bir de gittikçe artan fanatizme değinmek gerekiyor. Anadolu yakasında 2-3 takımın taraftarlarından oluşan bir grupla, bir yemek eşliğinde karşılaşmayı izlemek istediğinizde şöyle bir cevapla karşılaşabiliyorsunuz: "Aranızda Fenerbahçeli olmayan varsa giremezsiniz"! Benzer şeyler Avrupa yakasında da geçerli. Restoranların güvenlik endişesi diyerek konu geçiştirilebilir belki. Ancak asıl soru nasıl bu hale geldiğimiz.
Her sezon, her büyük karşılaşmada bu ayrım daha da netleşiyor. Önce 3 takım taraflarlarının aynı statta maç izlemesine engel olarak önemli bir kültürü yok ettik. Sonra aynı restoranda oturmalarına engel oluyoruz. Hatta aynı caddede dolaşmasına. Üstelik yaşadığımız örneklerden, eğitim, kültür, gelir seviyesinin bununla hiçbir ilgisinin olmadığını biliyoruz. Yakın bir gelecekte bazı fanatik patronların şirketlerine rakip takımı tutan çalışanları almayacağını tahmin etmek zor değil.
Peki bizi buraya getiren ne? Dışarıdan aldığımız her akımı, alışkanlığı abartan kültürümüz mü? Kendimiz gibi düşünmeyenlere karşı tahammülsüzlüğümüz mü? Herkesi tek tipe indirgeme arzumuz mu? Yoksa karşımızda bir düşman yaratma güdümüz mü? Bu soruların cevaplarını araştırmak başka bir yazının konusu olacak..