
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye’yi temsil etme, finallerdeki grubundan çıkarak çeyrek final oynama, İngiltere’yi kupa dışına iten Hırvatları evine yollama, yarı final maçını gurur içinde seyretme fırsatı tanıyan, bu başarıda emeği olan herkese teşekkür ederek başlamak istiyorum yazıma.
Dün bizlerin TV karşısında, şanslı bir azınlığın ise İsviçre’de canlı olarak tanık oldukları gurur tablosu, uzun yıllar unutulacak gibi değildi. Sonuç gurur vericiydi ve bizler bu gururun tadını çıkardık. Elbette futbol tarihi bu maçın skorunu yazacaktır tozlu sayfalarına ama istatistik ilmi 100 yıl sonra da maçın detaylarını görmek isteyenlere sahada neler yaşandığını özetleyecektir. Tekrar teşekkür ederiz.
Bu başarı, ülke futbolunun potansiyelinin başarısıdır. Yazmaya, anlatmaya çalıştığımız; ancak önemli çoğunluğun senelerdir kabullenemediği “potansiyelimizin” başarıdır. Şans yanımızda olmuş mudur, evet. Ama bu Mehmet Topal’ın, Arda Turan’ın nasıl büyük birer futbol değeri olduğu gerçeğini değiştirir mi? Uğur Boral’ın kim olduğunu tanımayan, bilmeyen, maç esnasında internete başvuran abartmıyorum binlerce insan vardı belki de. İlk 35 dakikada Schweinsteiger ve Friedrich’in kanadını arkalı önlü perişan eden Hakan Balta ve Uğur Boral’ı biz tanıyorduk, şimdi dünya tanıdı.
Şimdi herkes arşivleri, arama motorlarını kurcalıyor. Kim bu adamlar diyerek. Bu adamlar bu ülkenin futbol geleceğidir. Ehil ellere teslim etmemiz gereken, komplekslerini beyinlerinden silmemiz gereken, abartıp şişirdiğimiz onlarca ‘sözüm ona dünya yıldızları’ndan büyük oyunculardır. Ama biz pazarlama oyunlarına kapılıp ilahlaştırdığımız o oyuncuları duvarlarımızda taşıyıp, ülke futbolu ile alay ederek geçiriyoruz senelerimizi.
Kimse kusura bakmasın. Emeklerine sonsuz saygı duymak ile beraber, Fatih Terim de bu potansiyelin hakkını tam olarak verememiştir. Tıpkı Ersun Yanal, Şenol Güneş, Mustafa Denizli gibi. Kısır çatışmalar ve diyaloglarla, korku dağları yaratarak kendince, idamdan, sehpadan dem vurarak, yine maç sonrası bir “veda” pası verip ardından “yönetimle konuştuktan sonra” diye açık kapı bırakarak, yine başarının önüne çıkarak bu takımın potansiyelini ezmiştir. Bunun futbolcu farkında olmayabilir, TFF farkında olmayabilir, bir kısım gazeteci farkında olmayabilir, bir kısım farkında olsa da yazmıyor ve söylemiyor da olabilir; ama gerçek budur! Yanal için de, Güneş için de, Denizli için de, Terim için de üzülerek “rağmen” diyorum, elde edilen sonuçlara.
Bu ülkenin eli kalem tutan ve ciddiye alınacak tüm kalemleri haftalardır 4-3-2-1’in altını çizdiler; doğru kadro olarak. Hamit’in sağ içte, Sabri’nin sağbekte değerlendirilmesi zorunluluğunu anlattılar. Emre Belözoğlu’nun sakatlandığı günden bu yana Ayhan demekten dillerinde tüy bitti. Bugün geldiğimiz noktada, üzülerek ifade etmek istiyorum ki benim için teknik heyetin kalibresini gösteren Portekiz maçının 11’dir. Aylarca yapılmış çalışmaların karşılığı; turnuva yıldızı Arda’nın 90 dakika kulübede tutulması ise; söyleyecek söz bulamamaktayım.
Fatih Terim’in karizmasından korkan ya da etkilenenlerin arasında değilim. Doğrusunu alkışlayan, yanlışını gördüğü ve dili döndüğünce naçizane paylaşanlar arasındayım. Kişisel hiçbir hukukum olmadığı ve olmayacağı için, olabildiğince objektif kaldığımı düşünüyorum. Başarıdaki emeklerini takdir ediyor olmakla beraber, daha farklı, daha objektif, daha sakin, daha doğal bir yöneticinin, milli takımımızın ve ülke futbol potansiyelimizin hakkı olduğunu da açıkça düşünüyorum.
Terim’in gidiş ya da kalış kararı, gider ise eğer takımın başına kimin geçeceği tercihi, ülke futbolunun geleceği için hayati önem taşımaktadır. En büyüğünün 30 yaşında olacağı müthiş bir 80’ler jenerasyonu ile (Volkan, Sabri, Servet, Gökhan Zan, Hakan Balta, Emre Güngör, Emre Belözoğlu, Arda, Nuri Şahin, Aydın Yılmaz, Uğur Uçar, Gökhan Gönül, Colin Kazım Richards, Mehmet Topal, Mevlüt Şahin, Semih Şentürk, Gökdeniz, Hamit & Halil Altıntop, Uğur Boral, Gökhan Emreciksin, Mehmet Yıldız, Mehmet Topuz, Gökhan Ünal, Giray Kaçar, Selçuk İnan ve niceleri) 2010 Dünya Kupası’na katılma ve unutulmaz başarılar yaşama ihtimalimiz var. Yeter ki bu neslin hakkını verebilecek, onların kabiliyetleri çerçevesinde pozitif futbolu oynatabilecek, kendinden önceki karizmatik teknik adamın gölgesinde kalmayacak, doğru diyalogları kurabilecek teknik adamı bulabilelim.
Türk futbolunun hak ettiği bunların çok ötesinde başarılar ve çok ötesinde temsil gücüdür. Dileyelim bu turnuva bu çoşkunun başlangıcı olsun ve ülke futbolunu durmaksızın merdivenleri tırmanan bir noktaya taşıyalım. Tekrar ifade etmek gerekirse bu gururu bizlere yaşatan herkese sonsuz teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim.