l CEM DİZDAR
Teknik taktik meselelere mesafeli olduğumu, internet kuşağının zeki çocukları gibi futbolcuların ayakkabı numaraları, baldır kalınlıkları, kullandıkları arabalar, oturdukları semt gibi işin aslı olan bilgilere uzak durduğumu bildiği halde, nedense Adnan Bostancıoğlu, Dünya Kupası D Grubu’nu benim değerlendirmemi istedi. Bir de televizyondan maç izleyip üzerine birşeyler yazmak çok anlamlı bulmadığım bir durumdur ya, kıramazdım, eski arkadaşım hafta en az üç kez oturup içtiğim biri mecburen kabul ettim verdiği görevi.
Başlıyorum...
İran gol gol gol
Kim ne derse desin, futbol sonuna kadar politik bir oyundur. Gerek Bush’un temsil ettiği anlayışın yarattığı küresel terör dalgasının ‘şimdilik’ bir numaralı hedefi durumunda olmaları, gerekse de cumhurbaşkanları Ahmedinecad’ın batılı yaşama tarzına ‘kafa göstermesi’ nedeniyle İran, gezegen üzerinde temsil ettiğini söylediği değerler nedeniyle benim için bu kupanın en ilginç takımı.
Ahmedicad’ın Bush’un faşizan diline benzeyen dili ne kadar asabımı bozuyorsa, yine onun tıpkı Güney Amerikalı solcu liderler gibi Bush’a kafa atması da bir o kadar hoşuma gidiyor.
Öyle ahım şahım top oynayacağını düşünmesem de gönlümden geçen, özellikle Avrupa’da oynanan ‘rasyonel futbol’dan sıkılmış biri olarak bütün maçlarını merakla beklediğim ‘kapı komşumun’ gruptan çıkacak iki takımdan biri olması...
Angolam benim biricik sevgilim
Gruptan çıkmasını istediğim diğer takım ise kuşkunuz olmasın ki, Angola. Yine tahmin edebiliyorum ki, bu dileğim de ‘batılı akıl’ tarafından yerle bir edilecek. Ama insan bunu dilemezse de insan olamıyor ki? Bu yıl içinde izlediğim Afrika Kupası maçlarında dur durak bilmeden koşan kara kıtanın diğer takımları gibi onların da ‘spektaküler’ tarzları beni heyecanlandıracak ama, ‘sonumuz’ büyük ihtimal yine hüsran olacak.
Yine de futbol bu, olmayacak olanları olur eden bir oyun... Elden şimdilik bir şey gelmez, umalım ki kalbimizin temizliği Angola’ya yardım etsin.
Affet beni Subcomandante
Güney Amerika futbolunun ‘ikinci sınıf’ takımlarından Meksika, hep Brezilya ve Arjantin’in gölgesinde kaldı. Yine de ‘hırçın’ tarzları nedeniyle onları izlemek hayli zevkli olacağa benzer. Bolton’da oynarken İnönü’de ‘Şanlı Beşiktaşımız’a da gol atan Borgetti’yi bu gözler yakından izledi. O maçtan aklımda gol kalmadı da nedense tek maçlı lig usulü oynanan UEFA Kupası’nda ‘Şanlı Beşiktaşımız’ın acar yöneticisi Yahya Kemal Gencer’in “Biz bu Bolton’u 15 gün sonra İngiltere’de yeneriz” sözleri kalmıştı. Ne güzel bir oyun şu futbol değil mi?..
Yine de ben kendi adıma artık bu tip turnuvaların gediklisi olmuş Meksika gibi takımlardan feci sıkıldım. Hepimiz gibi futbolun bağlısı, mahcemalini göremediğimiz ama dert etmediğimiz Subcomandante Marcos’a bir selam çakmayı ihmal etmeden ve bizi affetmesini dileyerek Meksika ve Portekiz’in bir an önce evine dönmesini diliyoruz ki, biz kıyıda köşede kalmışlar işimize bakalım...
Avrupa’da olsam Portekizliydim
Gelelim Portekiz’e. Avrupa takımları arasında ilgimi en çok çeken takımın Portekiz olduğunu belirteyim. Ben futbol takımı tutarken genellikle ülkenin gayri safi milli hasılasının ve buna bağlı olarak kişi başına düşen gelirinin düşüklüğüne önem veririm. Sokakta olduğu gibi futbolda da yoksullardan yana biri olarak Avrupa’nın yoksulu Portekiz’i hep destekledim. Ama bu gruptayken olamazdı, olmadı da.. Daha az sınaileşmiş Angola ve İran dururken kalbim onlar için atamazdı.
Grubu kendi içinde değerlendirdiğimde kalbim, Portekiz’in de tıpkı Meksika gibi bir an önce evine dönmesinden yana.
Ve yine kalbim mümkünse gruptan çıkmasını hiç istemememe rağmen şöyle eni konu bir ABD - İran maçı izlememizden ve İran’ın ABD’nin azı dişini gözümüzün önünde çekmesinden yana...
Futbol hakikaten de politik bir oyundur değil mi?