Mustafa Denizli'nin bu maç için eleştirilmesini pek anlamıyorum. Dört stoperle oynayıp Holosko, Bobo ve Tello'yu kenara çekmesi beğenilmemiş. Evet kâğıt üstünde bu seçim eleştirilebilir. Ama tam da maçı gördükten sonra bu eleştirilerin övgüye dönmesi gerekmez miydi?
Beşiktaş, Denizli'nin kafasından çıkan bu değişik kadro yapısıyla mükemmele yakın bir oyun oynadı. Oynar iken üç ciddi kazaya uğradı: 1- Selçuk'un ön direkte topla buluştuğu kornerler Fener maçı öncesi herkesin tedbirini aldığı olaylar; dolayısıyla bariz bir bireysel hata. 2- Beşiktaş bu golle dağılmadığı gibi, derhal cevap verip özgüvenini bu gole bağlayan Fenerbahçe'yi oyundan tamamen düşürmüşken, olmayacak bir ikinci gol daha yedi. Yine tamamen bireysel hata. 3- Cisse'nin atılması (bu da hakem adına bireysel hata) – ki bu bile ancak oyunu dengeledi!
Fenerbahçe hâlâ iyi değil. Şartlar lehine işleyip 2-1'i bulduğu, rakibini eksik yakaladığı halde, maçı alıp götüremedi. Bunun sebebini kısmen sezon performansından kaynaklanan özgüven eksikliğine bağlayabiliriz. Ama iyi kötü 2-1 yakalanıp rakibin gardı düştükten sonra forvetteki bireyselciliğin başka bir açıklaması olması lazım. Üçüncüyü atamadılar. Beşiktaş biri son dakikada santimle iki golünü ofsayta kurban verdi. Uğur'la Kazım'ın bencilliklerinin bedeli çok daha ağır olabilirdi.
Yine de şunu söylemeli: bu galibiyet Fenerbahçe'yi rakiplerine yaklaştırdığı için moralman ayağa kaldırır ve o çok başına bela özgüven sorununu giderir. Bunlar da, Fenerbahçe'nin oyunun dışında kalan ciddi sıkıntılarının ortadan kalkması demektir. Böyle bir maçın getirisi olarak büyük vurgun sayılmalı.
Beşiktaş tarafı ise yenilgiyi basit bir puan kaybı ve şanssızlık olarak değerlendirme hakkına sahip. Bütün maçları gördükten sonra rahatça söyleyebilirim: 10 kişi kalınan noktaya kadar en iyi oynayan takım Beşiktaş'tı.
Galatasaray'ın daha maça çıkmadan kâr ettiği bir haftada, Sami Yen'de Hacettepe karşısındaki görüntüsü, içler acısıydı. Hacettepe ikinci denemede golü bulup 1-0 öne geçene kadar çok göze batmıyordu, açılacaklar diye bir beklenti vardı. Fakat 1-0'dan sonra, hele Hacettepe'nin derhal 10 kişi kalmasından sonra ortaya çıkan Galatasaray görüntüsü çok kötüydü. Maçı hakemin Hacettepe'den alıp Galatasaray'a verdiği düşüncesinin oluşma sebebi de budur.
Zira verilen kritik kararların çoğu kitaba uygun görünüyor. Servet kafayı vuracakken elle uzaklaştırmak penaltı, rakip için kart talebinde bulunmak bizzat sarı kart, vesaire. Tek ciddi hata, ilk sarı kartın yanlış kişiye çıkmış olması, dolayısıyla ikinci kırmızı kart (ki onun da skora etkisi düşük). Ama tam da Hacettepe 1-0 öne geçtikten sonra başlayan bu bir dizi işlem Galatasaray'ı kurtarma operasyonu gibi göründü.
Nihayet, 9 kişi kalan rakibe karşı da Galatasaray iyi birşeyler üretemedi. Rakibin eksikliğinden kaynaklanan boş alanlardan çok az verim alabildi, girdiği pozisyonları da yanlış pas tercihleri, bencillik gibi sebeplerle kötü kullandı.
Bu arada Trabzonspor Kayseri deplasmanından bir puanla dönerek ikinci Beşiktaş'la farkı üç puana çıkardı. Kayseri'de, iki tarafın da kazanmayı hak ettiği güzel bir maç izledik, buradan da çıka çıka beraberlik çıktı. Neyse, iyi tarafından bakarsak, kimse kaybetmedi.
Bu maça bakarak, Trabzon'un yenilmeme direncini başarılı bulduğumu bir kez daha söyleyebilirim. Kayserispor özellikle ikinci yarıda hâkimiyeti biraz ele geçirmiş gibiydi ve özellikle Umut Koçin'in sol ayağına çok yakışan duran toplarla ciddi tehlikeler yaratıyordu. İyi direndikleri gibi, maçı alacak kontra fırsatları da yakaladılar. Kayserispor'un hakkını da bu vesileyle vermek lazım. Ama cevvaliyetleri büyüklere sadece. Arkasını getirseler biraz daha inandırıcı olacak.
Sivas meselâ, hiç olmazsa iç saha istatistiğiyle ligin temposunu belirleyenlerden biri olmaya devam ediyor. İki maçta bir galibiyet. İçeride hep gelibiyet, dışarıda tercihan beraberlik... Bu hafta Gaziantepspor'u içeride 3-0'la geçtiler ve Beşiktaş'ı yakaladılar.
Bekir'in 5. dakikada Mehmet'e yaptığı penaltı çok acemiceydi. Zor deplasmanda daha oyun oturmadan –belki Sivas henüz Antep'ten çekinirken- skor fırsatı verdiler rakibe. İkinci yarının başında Balili'den yedikleriyle de maç bitti. Sivas'ta ayrıcalıklı oyuncum Musa'nın golü ise en güzeliydi.
Zirve yarışının son üyesi Ankaraspor da bu hafta hemşehrisi Ankaragücü'ne 1-0 yenildi. Ankaraspor'un Fenerbahçe maçıyla başlayan dört haftası çok önemliydi. İkinci sıradaydılar ve sırasıyla Fenerbahçe, Galatasaray, Ankaragücü ve Beşiktaş'ı karşılayacaklardı. İlk üçünün sonunda ellerinde Galatasaray'dan alınan bir puandan başka bir şey yok. Kayıp büyük ama, rakipleri de boş durmadığı için telafi edilemez bir yere gelmediler. Bu hafta Beşiktaş'ı yenerek üç haftayı birden telafi etmeleri mümkün. Ama iki takımın oyun gücüne bakarsak, bu ihtimalin kendisi pek mümkün görünmüyor. Ankaragücü ise bu maçla galibiyetlerini üçleyip 14 puana ulaştı, biraz rahatladı.
Haftanın en gollü maçı yine Denizli'den: bu seferki, iki haftalık trajedinin son perdesi umuyorum. Koceaeli'ne 2-0'dan 3-2 yenildiler. Aynı şeyi Bursa'da da yaşadılar ama son 10 dakikada 4-3'e getirip kazandılar. Bu sefer, Eskişehir'de 3-0 öne geçip, 4-3 yenildiler. Ümit Kayıhan'ın göz yaşlarıyla koltuğuna gömülmesi boşuna değil, zira bu maçı kazanabilseler Eskişehir'in durduğu, şimdi gayet cazip görünen yerde olacaklardı. Ankaragücü gibi Antalya ve Kocaeli'nin de yavaş yavaş sonuç almaya başlaması alt sıraları gayet tedirgin ediyor çünkü artık. Denizli de onlardan biri.
Kocaeli ilk galibiyetini iki hafta önce almıştı, arada bir Antalya beraberliğinden sonra bu hafta da Konyaspor'u 3-0'la geçtiler. Üç haftada topladıkları yedi puanla uçuruma dayanan fark eridi, artık potayı terk etmelerine iki puan var. Bursa deplasmanından beraberlikle dönen Antalya kaçan galibiyete yanmalı, 2-0'ı bulmalarına ramak kalmışken, 1-1'le yetindiler. Onlar da altı maçtı yenilmiyor. İlk şekle bürünen haliyle düşme potasının üç üyesi, Ankaragücü, Kocaeli ve Antalya, kısaca iyi yolda, toplam 14 maçtır yenilmiyorlar (Kocaeli 3, Ankaragücü 5, Antalya 6). Buna karşılık, yeni üyeler Hacettepe ve Gençlerbirliği, iki Cavcav takımı olarak dikkat çekiyor. Onların da kazanamama istatistiklerini verelim. Hacettepe 6, Gençlerbirliği 7 maçtır kazanamıyor, zaten ikişer galibiyetleri var. Bu hafta, ikisi birbirleriyle oynayacaklar. Cavcav'ın hangisini gözden çıkardığını, acaba bu maçla mı anlayacağız?
İçeride Belediye'yle 0-0 berabere kalan Gençlerbirliği, iyice havasız davranmaya başladı. Halbuki Engin, Mehmet Nas, Burhan, Troisi, Djite, Pektemek, Ergün, Kahe, El Saka... Gayet iyi oyuncuları da var. Ama dedik ya, bir buçuk yılda ortalama 6 haftada bir teknik direktör değiştiren bir takımdan şizofrenik davranışlar beklemek yanlış olmaz!
BENCİLLER:
· Fenerbahçe: 54'te Kazım'a vermeyen Uğur Boral, müteakiben 4'e 2'lik bir kontratakta 40 metreden şut kullanan Kazım (90'da bir kez daha yaptı) ve Deivid'in boşa kaçışını görmezden gelen Güiza'yla, Fenerbahçe genel ahvalinin sebepleri hakkında da ipucu verdi. Maçın önemi ve oyunun yetersizliği içinde üçüncü gol bunca değerliyken, hepsi şahsi menfaatini takımınkinin önüne koydu. 90'da Holosko'nun golü ofsayt olunca, bu davranışlarına bedel ödemekten kurtuldular.
· Ümit Karan: 82 ve 89'da iki olamayacak teşebbüs. Sıfırdan plase denemesi komikti ve gol atmaya çok ihtiyacı olduğunu düşünmekle yetindik. Ama Baros'la birlikte karşı karşıya kaldığı pozisyonda 25 metreden abes bir vuruş denemesi yapınca derdinin daha ciddi olduğu ortaya çıktı. Galatasaray 3-1 kazandığı için o da bedel ödemedi.
· Djehoua: Bursa deplasmanında 1-0'ı bulup rakibi sersemletmişken ikinci gol fırsatını da yakaladı Antalya. Ama Djehoua'nun garanti gole yönelmek yerine kendine oynamasıyla yüzde yüz gol kaçtı, maç 1-1 sona erdi.