1984, okumak için memleketten İstanbul'a geldiğim yıldır. O yıldan bu yana İstanbul'da çok az Beşiktaş maçı kaçırdım. Pazar günü İnönü Statı'nda izlediğim Beşiktaş'tan daha kötü Beşiktaşlar da izledim ama o Beşiktaşlar rakiplerine en fazla, yeniliyorlardı. Bu Beşiktaş gözümüzün önünde resmen 'telef' oldu.
Trabzonspor forveti -eğer 5 gol üzerine bahis oynamadılarsa (!)- bu denli laubali davranmasaydı, sanırım Beşiktaşlıların ağızlarını açacak bir bıçak üretmek için Bursalı ustaların epey çalışması gerekecekti. Gelin görün ki bu acaip maç, son dakikalardaki o şuursuz atakların birinde çıkacak bir golle 3-3 de bitebilirdi ve bu da "futbolun cilvesi" dedikleri şey olurdu.
Önce tribün gözlemlerimizi, ardından kendi meşrebimizce Beşiktaş'ın oyun analizini ve finalde de maçın neden böyle bittiğine dair subjektif görüşümüzü aktaralım bu yazımızda.
Maça çakmak sokmanın incelikleri
İnanmayacaksınız biliyorum, tuhaf ama arkadaşım Burcu, İnönü statına yürüyerek iki dakika uzaktaki İstanbul'un güzide semti Nişantaşı'nda doğup büyümüş ve halen orada oturan biri olarak hayatı boyunca bir stadın kapısından içeri adım atmamış. Başta ben de inanamadım böyle birini tanıdığıma, fakat bir süre sonra Burcu bir bomba daha patlatınca kesin emin oldum.
Bu güzel arkadaşımız, Galata Kulesi'nin altından Karaköy'e inen/çıkan tüneli, yani ülkemizin ilk füniküler sistemini de bilmiyormuş(!). Olsun varsın, ben de House Cafe'yi, Armani Cafe'yi yıllar sonra öğrenmiştim. Onun yaşı bana göre daha küçük ve öğrenecek çok şeyi var.
Burcu tutturunca "Beni maça götür" diye, tuttum elinden götürdüm. Adnan, Burcu, Serdar ve ben Beyoğlu Ocakbaşı'nda birer tek attıktan ve bizim ekibin misafir bilet sorumlusu Hayati Kurt'u aradıktan sonra İnönü'nün yolunu tuttuk.
Kapalı'nın önünde taksiden indiğimizde Burcu'nun karşılaştığı manzara maça ilk kez giden biri için pek içaçıcı değildi. Denize yakın kapıların girişinde sert bakışlı onlarca polis, karşılarına mevzilenmiş taraftar grubunu 'gözlüyor', taraftarlar da uzaya slogan atıyorlardı; "Yönetim uyuma taraftara sahip çık". Belli ki biz gelmeden ufak çaplı bir 'kalkışma' yaşanmıştı burada.
Biz 'ihtiyarlar kapısı' olan G-H'den bir sıkıntı yaşamadan içeri girerken bir kez daha anladım ki, sigara içenlerle hapishaneden kaçmak isteyenleri engellemek haniyse imkansız. Kapıdaki 'sıkı arama'ya rağmen Burcu bile içeri çakmak soktuysa, 'profesyonel taraftar' içeri neler sokmaz ki?
Neyse, girdik içeri, tribün tıklım tıklım. Önce İstiklal marşı, ardından "Şehitler ölmez vatan bölünmez" ve hemen ardından "İsrail askeri olmayacağız.." Memleketin yükselen siyasi eğilimlerini tespit etmek mi istiyorsunuz, en iyi adreslerden biridir Beşiktaş İnönü Stadı.
Çarşı başka tribüne benzemez
Maçın başında diri olan Çarşı önderliğindeki tribünler 10'uncu dakikadan sonra bir 10-15 dakika kadar 'dinlenmeye' çekildi. Nedeni anlamak için orada olmak gerekir. Taraftarın büyük bölümünün gözbebekleri "Şarabı da içeriz..."i söylüyordu. Bu 21.45 maçları iyi mi kötü mü karar veremedim. 19.00 maçlarına göre alkol tüketiminde en az iki saatlik bir fark var ki, bu da onlarca bira ve rakıya denk gelir. Haliyle de bünyelerin biraz mola vermesi gayet anlaşılır. Ama tribünler bu duruma alışık olmadığından homurdanmalar başladı ve Çarşı da hemen 'işinin başına döndü.'
Bütün marşlar avaz avaz okundu, Numaralı'dan başlayarak tüm tribünlerle karşılıklı şarkılar söyledi, Kapalı'nın altı ve üstü "Kartal gol gol gol" diye ortalığı yıktı. Konu buraya gelmişken, bu konuda Beşiktaş tirünleri için yazılıp çizilenler üzerine bir şeyler yazmayı çok istiyordum.
Şu Liverpool'un meşhur 'Kop' tribünü ve Milan'ın kale arkası olan Fossa dei Leoni'nin Beşiktaş tribünleri ile karşılaştırılması öteden beri fena halde asabımı bozar. Bu memleketin pozitivistlerinin içimize işlettiği 'batılı' değil de 'batıcı' bakış açısının yarattığı "Onlar gibi neden olmuyor şu Çarşı" önerilerinin gözümde sinek vızıltısı kadar değeri yoktur, belirteyim. Burası İnönü'dür ve buranın ruhu başka statların ruhuna benzemez. Bu konuda ne düşündüğümü sırf yazı uzamasın diye bir başka yazıda açacağım...
Ben nerde yanlış yaptım(!)
Şimdi analiz...
Ortalık yıkılıyor, Burcu şaşkın biz temkinli oyun da kendi halinde ilerliyor. İki takım da bir iki cılız atak yapıyor.
Yorumcuların Ziya Doğan, Gökdeniz, Ersen Martin dediğine bakmam ben. Benim gördüğüm şu; sağ tarafta Serdar Kurtuluş oynadığı sürece orta saha çizigisini en fazla 6 -7 metre geçebildi. Hal böyle olunca o kanat tıkandı. Oysa Serdar genç adam, biri iki atak yapıp öne çıksa, önündeki birilerini geçmeye çalışsa yani o bölgeye ufaktan bir korku salsa oyunun da akışı değişecek ama olmadı, yapamadı. Ancak Serdar ve Ali Güneş tuttukları kanatı iyi koruduklarından Trabzonspor hiç bindirme yapamadı. Bu da onlar açısından olumlu bir durum.
Maçı çözen kanat Beşiktaş'ın soluydu. Ricardinho ve arkasında oynayan Baki Mercimek'in elek olduğunu "görme özürlüler" bile gördü ama ne hikmetse Tigana göremedi. Delgado ve Ricardinho'lu 'yumuşak orta saha' müdafa yapmayınca/yapamayınca bütün yük Baki'nin koruduğu kanata bindi ve bu kanat önce yalpaladı, sonra tökezledi ve sonunda yığıldı kaldı. Denebilir ki, Baki oranın adamı değil. Farketmez burda sorun isimler de değil, anlayışta. Baki orayı tutacaktı, Tigana oraya Baki'yi koymayacaktı, yönetim iki ayrı mevkiye -forvet ve orta saha- iki tane aynı tipte oyuncu alacağına -Bobo, Nobre / Delgado, Ricardinho- kaç yıldır hiç işlemeyen o kanata oyuncu alacaktı ki, biz tribündekiler böyle illet olmayacaktık.
Neyse, biz burada Erkin Koray'a kulak verelim ve "Olan oldu bir defa / bari hepimize yarasın" deyip CSKA Sofya maçı öncesi bu maçtan bir sonuç çıkarılması temennisinde bulunalım.
Ve bu maçın bence neden kaybedildiğine gelince; benim yüzümden... Ben futbolda 'uğur'a 'büyü'ye, 'totem'e inanırım (!). Böyle kritik bir maça hayatında stada adım atmamış Burcu'yu getirmeyecektim. Tigana'ya bir müjde, Adnan ve ben, Burcu'ya iki maç ceza verdik... Fırsat bu fırsat!