Futbola yaklaşım konusunda muhtelif eğilimlerden biri de 'teknik direktörcü' diyebileceğimiz tutumdur. Şöyle ki; bir takımın iyi ya da kötü oyununun gerisindeki en temel faktörün teknik adamın seçimleri (sadece kadro değil, genel olarak oyun anlayışı) olduğu inancı, diye özetleyebiliriz, futbola 'teknik direktörcü' bakışı...
(Tabii şu da denilebilir: "Kadro yetersizse hoca ne yapsın?" Kuşkusuz bir yanıyla doğru bir soru. Lakin, becerileri sınırlı bir kadronun bile sahada sergilemeye çalıştığı oyun anlayışı, o takım hakkında olumlu bir kanaatin yolunu açar. Yani, derli toplu, oyunun bütün yönlerini birarada ve uyum içinde, disiplinden uzaklaşmadan uygulamaya çalışan bir takım, kendisinden güçlü bir kadro karşısında yenilse bile, genellikle takdir edilir. Ya da edilmelidir.)
Bu girizgahın ardından gelelim meseleye...
Bu satırların yazarı da 'teknik direktörcü' bir futbol anlayışına yakınlık duymaktadır. İşin, büyük ölçüde hocada bittiğini düşünür. Dolayısıyla Beşiktaş'ın futbol serüveninde en çok kalem oynattığım (klavye tıkırdattığım mı demeliydim?) husus kulübün teknik direktör seçimleri oldu.
İlk büyük hata
Daha önce de yazdım. Yüzüncü yıl şampiyonluğunun ardından, o 'lanetli' 2003-04 sezonu sonunda Mircea Lucescu'nun gönderilmesi, Beşiktaş'ın yakın tarihinde yaptığı en büyük hataydı. O dönemde çiçeği burnunda Demirören yönetimi, Türkiye liglerinde daha önce eşine rastlanmadık bir ikinci yarının gerisindeki karanlık hadiselerin üzerine gitmek yerine, herşeyi örtüp, dahası Türkiye'de futbolu yöneten kastla bir uzlaşma arayışına girerek Rumen hocaya yol verdi.
Lucescu meselesini uzatmak istemiyorum. Sadece şunu söyleyeyim. Türkiye'de takım savunmasının nasıl yapılacağını en iyi bilen hocaydı. Uzmanlıkları kendinden menkul 'zuhurat baba'ların "vay efendim savunma futbolu oynatıyor, korkak" falan dediğine bakmayın siz. Az önce televizyonda Rasim Kara'yı dinliyordum. "Bu hafta ligde 32 gol atıldı. Gelin tek tek bakalım. En azından 25 tanesi bariz savunma hatalarından oldu" diyor. Evet. Türk futbolcusunun, hocasının beceremediği şey bu: Savunma. İşte Lucescu, tam da bu işin uzmanıydı ve Türkiye liginde 'çelmelenmediği' sürece çalıştırdığı her takımı zirveye taşıyabilecek bir hocaydı.
Lucescu'nun gönderilmesindeki yanlışlık, bir başka doğrunun yolunu açtı. Dünya futbolunun en seçkin hocalarından Del Bosque geldi. Geldi ama hiçbirini kendisinin seçmediği 13 oyuncunun transferinin ardından. Zamana ihtiyacı vardı; şaşkın yönetim manasız bir sabırsızlıkla bir sezon bile tahammül edemedi. Yerine gelen ise Beşiktaş teknik direktörlüğünü üstlenecek olgunluktan yoksun olduğu kısa sürede anlaşılan Rıza Çalımbay'dı. O dönemde isyan etmiştim; tamam, camianın çocuğudur ama teknik direktörlük ufku orta sıralar için mücadele eden bir Anadolu takımının iddiası kadardır diye... Görev yaptığı süre içinde sadece alınan sonuçlar değil, takımın sahadaki futbolu da can sıkıcıydı.
Tigana'lı dönem
Neyse... Beşiktaş bir kez daha dereyi geçerken at değiştirdi, bu kez Jean Tigana'yı getirdi.
Tigana teknik direktörlüğünden ziyade, 80'li yılların ikinci yarısına damgasını vuran oyunculuğu ile hatırlanıyordu. Hocalığından hafızalarda kalan ise yetiştirdiği genç yıldızlar ve Fulham'la mahkemede sona eren kapışmasıydı.
İşbaşına geldiğinde ilk izlenimlerimiz olumluydu. Ciddi bir adamdı. Disiplini önemsediği, lakaytlığa prim vermediği anlaşılıyordu. Daha önemlisi futbol medyasının kuru gürültüsüne pabuç bırakmayacak kadar kendine güvenli bir profil çiziyordu. Hasılı, Beşiktaş'a yakışan bir hoca olduğu konusunda herkes hemfikirdi.
Peki bugün gelinen nokta için ne demeli?
Öncelikle belirtmek gerekir ki, şu andaki kadroyu -bilebildiğimiz kadarıyla- Tigana kurdu. Ya da transferler onun bilgisi dahilinde gerçekleşti. Tabii ki, gönlünden geçen her oyuncu alınamamış olabilir ama Türkiye'de zaten hiç bir teknik adamın böyle bir lüksü yok.
İki soru işareti
Evet, Tigana ile yarım sezon artı 5 hafta geçti.
İki şey söyleyeceğim:
İlki... Beşiktaş, Tigana yönetiminde bugüne kadar oynadığı 41 resmi maçın sadece 9'unda kalesinde gol görmedi. Yani 41 maçın 32'sinde gol yedi. Bu istatistiğin 'normal' olduğu söylenebilir mi? Belli ki, bu takımın savunmasında çok ciddi sorunlar var. Tigana'nın göreve geldiği 2005 yılının Ekim ayından bu yana bu sorun giderilemedi.
İkincisi... Trabzonspor maçı ile ilgili kadro seçimi, oyuncuların mevki seçimi vb... Bunların hepsi bu hafta çok yazıldı çizildi. O maçla ilgili sadece şu konuya dikkat çekiyorum. Beşiktaş'ın 3-1 mağlup duruma düştüğü andan itibaren, yani son 20 dakikadaki -20 dakika uzun bir süredir- oyununu hatırlayın. Beşiktaş, Trabzonspor karşısında, üstelik İnönü Stadı'nda tarihi bir hezimetin eşiğinden döndü. Skor karşısında paniğe kapılan takım, akıl almaz bir amatörlükle bütün savunma önlemlerini terkedip şuursuzca hücuma geçti. (Hani, kulübede Lucescu olsa, sahada futbolcu dövebilirdi!) Beşiktaş'ta forma giyen oyuncuların oyun disiplininden bu ölçüde uzaklaşmaları kabul edilemez, tamam, hadi diyelim ki oldu. Peki takımı saha kenarından izleyen teknik adamın görevi ne? Kalan 20 dakikada oyun disiplinini sağlayacak tek bir uyarıda bulunmaz mı?
Sonuç olarak duruşuna, kişiliğine tek laf edemeyeceğim Jean Tigana artık beni şaşırtmaya başladı. Bu şaşkınlığın geri dönülmez bir hayal kırıklığına dönüşüp dönüşmeyeceğini Sofya ve Galatasaray maçlarında göreceğiz.