Kim ne derse desin; bir futbol takımının başarılı olması için iyi bir hocaya, yetenekli oyunculara, o yetenekli oyunculardan kurulmuş iyi bir takıma olduğu kadar 'her anlamda nefesi kuvvetli' bir taraftar topluluğuna da ihtiyacınız vardır. Ben bunu biliyordum ya, CSKA Sofya maçından sonra bir kez daha emin oldum.
Maçın sıkıcı ilk yarısında hatırımda pozisyon namına, Burak'ın ceza alanı içinde düşürülmesinden gayrı hiç birşey kalmamış. Bir de topun başına Bobo geldiğinde, kapalının bizim bulunduğumuz bölümünde "atamaz bu beceriksiz" homurdanmaları... O da sağolsun, bizimkileri mahcup etmedi ve penaltıyı atamadı.
Takımlar ikinci yarıda sahaya çıkarken kendi adıma takım dizilişinde değişiklik görmeyince bu devre de canımın sıkılacağından emindim. Ta ki taraftar olaya nefesiyle el koyana kadar..
Meğer ben geçen yazıda haksızlık yapmışım, Trabzonspor mağlubiyetini, hayatında ilk defa maça gelen Burcu'nun 'ayak numarası'na bağlamıştım. Sonra düşündüm ve 'cinayeti çözdüm'; Trabzon maçının hiçbir anında İnönü'yü işgal eden cinleri kovmak için ayin yapılmamıştı. Ve kaçınılmaz olarak da mağlubiyet gelmişti(!).
Maçın başından bu yana Çarşı önderliğindeki Beşiktaş tribünleri ortalığı inletiyor. Marşlar, sloganlar, artık aklınıza ne geliyorsa... Beyoğlu Bekar Sokak'tan Ömer abinin 12-13 yaşlarındaki hafif göbekli, afili gözlüklü, 12 numaralı Çarşı forması giymiş küçük oğlu Reşat, ayağımın dibinde öyle gaza geliyor ki bağırtıdan çağırtıdan, ikide bir "Çıkar beni demire" diyor. Mahir ve ben tutuyoruz Reşat'ı. O, üst kapalının demirlerinde ayağa kalkmış minik bir amigo gibi her marşa, her slogana gırtlağı patlarcasına eşlik ediyor. Ne var ki, Reşat'ın çocukca sesinin de katkıda bulunduğu Beşiktaş tribünlerinin yarattığı o acaip atmosfere rağmen, takımda zerrece kıpırdanma yok. Taraftar baktı ki olmuyor, bir başka taktiğe başvurdu; eski açıktaki 'bir avuç CSKA taraftarı'nı gaza getirmek için İngilizce olarak ağız bozuldu, onlar da anlamadığımız dilde yanıt verdi ama bu bile oyunun temposunun yükselmesine fayda etmedi.
Ve nihayet, maçın 50'li dakikalarının ortalarına doğru birilerinin aklına geldi de "Yallah cinler yallah, kış kış cinler kış kış" başlatıldı. İnanmayacaksınız biliyorum ama, bu sesi duyan cinler statı hızla terketmeye başlamış olmalı ki, maç bir anda değişti. Önce 67. dakikada Petrov kırmızı kartla oyundan atıldı ve maç da başladı...
10 kişiye karşı kartal kesilmek
Tuhaf bir düşünme sistematiğinin olduğu kesin Jean Tigana'nın. Fazlaca mı kartezyen yoksa Fransız felsefe geleneğinin düşünme biçimine tümden karşı biri de, onun için mi yapıyor bütün bunları anlayamadım... Bir yaptığını bir daha yapmıyor ve yaptıklarını neden yaptığına dair, bizim gibi futbol üzerine düşünmeye çalışanlara, en ufak bir ipucu vermiyor Tigana.
Bir kaç örnek; Konya maçında sağ kanatı hallaç pamuğu gibi atan Burak Yılmaz'ı, Trabzonspor maçında forvetin soluna koyup, yok ediyor.
Antalyaspor hazırlık maçında sol beke İbrahim'i stopere Baki'yi koyuyor. 3 -1 biten maçta İbrahim oyundan çıkarken taraftarın elinden/dilinden zor kurtuluyor. Bir sonraki Trabzonspor maçına bu kez sol bekte Baki Mercimek'le başlıyor, aynı akıbet onun da başına geliyor. Herkes "Baki burda oynayamaz" diyor ama komuta kademesi öyle istiyor, öyle oluyor.
Trabzonspor maçında, Burak'ın oynadığı mevkiide Serdar Kurtuluş'u görüyoruz. Oyuna etkisi, sıfır. CSKA maçında Burak yerine geçiyor -bu iyi- orta sola PAF ile idmana gönderilen Mehmet Sedef konuyor. Baki 'yerinde' göbekte, sol arkada Antalya gazisi 'deli İbrahim'... Ricardinho yok, forvet yine savruk Bobo ile Nobre'ye kalmış.
55 dakika aval aval boş bir maçı izliyoruz. Belki anlamadım ama bana göre bu ana kadar kimse ne yaptığı bilmiyor. Ta ki 55'teki oyuncu değişikliklerinin ardından ve 67. dakikada Petrov atılana kadar.
Konyaspor maçı da böyle olmuştu rakip 10 kişi kalınca Beşiktaş anlaşılmaz bir biçimde 'kartal kesilmişti.' Burda da öyle oldu, rakip 10 kişi kalınca oyuna şahane bir renk geldi ve ortalık ışıdı. O zaman anladım ki, Beşiktaş 10 kişilik takımlara karşı seyir zevki veren bir takım olma yolunda.
Ben en çok, geldiğinden bu yana bir türlü tutturamayan Kleberson'un gol atmasına sevindim. Tuhaf ama, her maç bir öncekinden daha etkisiz görünüyor Kleberson gözüme. Gittikçe ölgünleşen bir mum gibi. Oysa bu takımı çekip çevirecek tek kişi o. Ve bütün oyun aslında onun üzerine inşa edilmiş durumda. O işlemeyince top ortaya geçmekte zorlanıyor. Geçtiği anlarda da, bu maçta Delgado için söylüyorum, kullanılır olmaktan çıkıyor. Delgado maçta geriden öyle toplar aldı ki, aldığı anda başında en az iki kişi bitiverdi. Oradan çıkmayı başardığı anlarda da Nobre ve Bobo, presi yemişlerdi ve kımıldayacak halde değillerdi, haliyle oyun orta sahaya sıkışıp kaldı.
Taraftar, her şeyi anlatıyor
Ben iki üç sezondur İnönü'de izlediğim Beşiktaş takımının futbolundan doğrusu çok keyif almıyorum. Kazanıyor, kaybediyor işin bu tarafıyla çok da ilgilenmiyorum ama İnönü'ye ne zaman gitsem her şeyden öte çıkışta çoğunlukla kendimi çok eğlenmiş buluyorum.
Stadyumlara giden binlerce insanın örgütlenme becerisi, organize olma yetenekleri, ortak düşünme kabiliyetlerini her maç yeniden yeniden üretmeleri hayranlık verici. Bütün bunlar bana futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmadığını, oraya giden herkesin, hepimizin oynadığı, katıldığı, yorulduğu bir şey olduğunu da gösteriyor. Bu nedenle gittiğim statlardan çıkarken skor tabelasına bakmak yerine sokağa birlikte aktığımız insanların ne düşündüklerini dinlemeyi tercih ediyorum. Çünkü hayatımıza dair doğruların ipuçları onların dilinde gizli...