Engels "yeni bir dünya hayal etmekle yetinemeyeceğimizi, o dünyayı varolan dünyanın eski varolan dünyanın, eski dünyanın, somut, bilimsel eleştirisi üzerinde kurabileceğimizi" söyler. Bu aralar bazıları "gelecek" kelimesini ağzına çok sık almaya başladı: geleceğin milli takımı, geleceğin Beşiktaşı vb. Birileri sürekli hayallerinden ve kafalarındaki ütopik takımlardan bahsediyor. Oysa söylemleriyle tercihleri tutarlı olmaktan çok uzak.
Bunun bir örneğini en son milli takım kadrosu açıklandığında gördük. Terim, her zaman yaptığı gibi, kendi inandığı oyunculardan bir takım oluşturdu. Ancak onun inandıklarını ben bir türlü benimseyemiyorum. Milli takımda oynamanın birkaç şartı vardır, ki bunların en önemlileri: orada oynamayı hak etmiş olmak, orada oynamayı kabul etmiş olmak, takıma alışkın olmak ve tecrübe gibi başka faydalar katabilir olmaktır. Terim bu son ikiliye diğerlerinden daha fazla öncelik veren bir görüntü çiziyor.
Terim'in seçiminde en benimsemediğim bölgeler forvet ve kale. Forvette Hakan tercihinin arkasında tabii ki form(suzluğ)undan çok tecrübesi ve milli takıma alışkın olması yatıyor. (Bir de son basın toplantısında Terim onu geçmiş katkılarını gözardı edemeyeceğinden bahsetti.) Kısacası Terim, yeni, gelecek vaadeden ve formda bir forvet denemektense Hakan'la çıkmanın daha risksiz olduğunu düşünüyor. Burada Hakan'ı suçlamanın fazla bir faydası yok. Aynı -batıdaki meslektaşlarının aksine- koltuklarına tutkal süren siyasi parti liderlerimiz gibi, Hakan'ın da dünyadaki emsallerinin aksine milli takımdan affını istemesini beklemiyorum. Öte yandan Terim'in hala ondan medet umması sonu olmayan bir probleme işaret ediyor. Zira Hakan'ın artık milli takıma katacağı performans gün geçtikçe azalıyor ve bir noktada ondan vazgeçilmek zorunda. Neticede Hakan 2008'de oynayacaksa bile bir Roger Milla olması zor. Yanal bu gerçeği gördüğü ve sadece Hakan'a uygun bir sistem geliştirmeyi uygun bulmadığı için onsuz bir milli takımla oynamış, ileride top tutacak pivot forvetle oynamak yerine tüm takımın blok halinde ileri geri hareketini amaçlamıştı. (Nitekim Yanal, Manisa'da da aynı tarz bir futbol oynatıyor ve oyuncular pozisyonları ne olursa olsun önlerindeki ve yanlarındaki boşlukları dolduracak şekilde mücadele ediyor.)
Çağdaş forvet kriterleri gözününe alındığında seçilebilecek en iyi golcüler arasında ilk sırayı Ümit Karan alıyor. Ümit için büyük küçük maç ayrımı olmadığı gibi zor maçlarda ekstra performans gösteriyor. Çek Cumhuriyeti gibi zor bir rakip ve Chech gibi dev bir kaleci karşısında bile kısa sürede kolaylıkla 2 gol atabildi. Bununla beraber, forvetler arasında ilk sırayı ise, benim kanaatime göre, Gökhan Ünal alıyor. Bu sezon sadece AZ Alkmaar değil birçok rakip karşısında mükemmel bir futbol oynadı. Hem ayak hem kafa vuruşları etkili, rakip defansa pres yapabiliyor, adam eksiltebiliyor, geriden gelerek pozisyona girebiliyor (yani rakip defans arasında sıkışmıyor) ve en önemlisi takım savunmasına çok önemli katkılar yapıyor. Demek ki milli takımda oynamayı haketmek için daha fazla şey yapması gerekiyor!
Kalede de buna benzer bir problem yaşıyoruz. Terim Rüştü'nün alternatfi olarak sadece Volkan'ı seçmek gibi bir yaratıcılık! gösteriyor. Fenerbahçe’de kaleyi dönüşümlü alan her iki kaleci de sezon başına 3-4 maçta başarılı (ama kusursuz olmayan) performans gösteriyorlar. Oysa adı bile anılmayan Ankaraspor’lu Hakan’ı biraz dikkatle izleyen biri, onun sadece refleks olarak değil, yer tutuş, toplara çıkış zamanlaması, rakibin gözünü korkutması gibi birçok özelliğe sahip olduğunu ve en önemlisi de istikrarlı bir grafik çizdiğini görebilir. Böyle bir kaleci ise zaten panik halinde oynayan savunmacılarımıza büyük güven verecektir.
Diğer mevkilere fazla girmeye gerek yok. Zira savunmada zaten çok fazla alternatifiniz yok Türkiye'de. Bu zaafı şu anda ancak takım savunmasını şart koşarak, güven veren bir kaleci ve iyi top kullanan ve pres yapan orta saha oyuncularıyla sağlarsınız. Tabii bir de her an her pozisyona vücudunu sokacak, rakibi rahatsız edecek savunmacılar seçmekle. Benim burada milli takımı hakettiğini ve başarılı olacağını düşündüğüm iki oyuncu var. Kayserispor'lu Ragıp, Hüseyin ile aynı savunma özelliklerine sahip olmakla beraber daha fazla hücuma katılan ve seken topları takip eden bir oyuncu. Bana Baraja'nın iyi zamanlarını hatırlatıyor. Üstelik her iki ayağını da iyi kullanıyor. Bir de Hakan Balta var ki o da Grosso’nun savunma ve hücum özelliklerine benzer özelliklere sahip. Her iki oyuncu da biraz tecrübeyle çok büyük katkılar sağlayabilir.
Almanya’dan gelenler: Duvara Karşı…
Geçtiğimiz yıl Almanlara en çok dokunan konu, kendi uzmanları tarafından da geleceğin büyük bir yıldızı olarak gösterilen Nuri Şahin’in bizim milli takımımızı seçmesi oldu. Halil’in de aynı tercihi yapmasıyla ve her iki oyuncunun da Almanya’ya gol atmasıyla büyük bir şok yaşayan Alman Federasyonu, Alman liglerindeki bütün Türk yıldız adaylarını yakın takibe aldı. Bu sıkı markaj da kısa zamanda meyvesini verdi. Bu “kısa zaman” ın iki nedeni var
· Klinsmann’ın büyük cesaretle Alman milli takımında genç oyunculara şans vermesi ve Lahm, Podolski gibi oyuncuların bu seviyede deneyimlerini arttırarak kısa sürede yüksek performans göstermesi. (Dünya Kupası’nda kaleciler hariç Almanların yaş ortalaması 22 idi.
· Bunun aksine, Nuri Şahin başta olmak üzere milli takımı tercih eden oyuncuların Malta maçında dahi milli takımımızda yer almaması ve 2 yıl sonrayı çıkarması şüpheli oyuncuların arkasında kalması. Bir de Almanya’daki Türklerin artık 4 büyük klübe yönelik ayrım yapıldığına inanması.
Sonuç ortada, savunmacı sıkıntısı çektiğimiz bir zamanda Hertha’lı Malik Fathi, Schalke’li Mesut Özil ve Stuttgart’lı Serdar Taşçı Alman milli takımlarını tercih ettiler. Bu oyuncuların niteliklerini tartışmayacağız ancak bunun gelecekte birçok oyuncu için örnek teşkil edecek olması milli takımı önemli bir kaynaktan mahrum edecektir.
Kısacası Terim’in milli takımda bugüne kadar herhangi bir yaratıcılık gösterdiğine inanmıyorum. (Oysa ki ilk basın toplantısının şaşaasını hatırlarsınız.) Fenerbahçe’de az oynayıp sık yerleşim hatası yapan Can’ı veya Manisa’da kendini bulan Arda’yı seçmenin de bir yaratıcılık olduğunu da düşünmüyorum. Oysa ki bunu kendi hocası Piontek’ten öğrenmişti zamanında. Piontek, milli takıma seçecek girişken bir stoper ve pres yapacak bir forvet bulamayınca şartları zorlamış ve önce Trabzonspor’un antrenmanlarında beğendiği yedek Ogün’ü, ardından da Bursaspor’dan Hakan Şükür’ü milli takıma kazandırmıştı.
Kulağımıza küpe olması gereken birkaç noktayla yazımızı bitirelim:
· Günü kurtarmak amaçlı hiçbir operasyon uzun vadede başarı getirmez. Uzun vade kavramı ise günümüzde ancak 1 yılla sınırlı. Sadece şansın yanınızda olduğu zamanlara kanmamalıyız. (Örnek, kurtarıcı olarak apar topar milli takıma sokulan Alpay’ın Danimarka maçının son dakikasında adamını kaçırması sonucu yediğimiz beraberlik golü, o gol sayesinde Ukrayna karşısında Shevchenko’yu ve hırslı bir rakibi bulamayışımızın getirdiği avantaj, ama İsviçre karşısında ödenen bedel.)
· 90’lı yılların başarısında asıl pay, Hakan gibi 1-2 oyuncunun üstün performansı değil, Piontek’le başlayan, Terim’le devam eden ama aslında tüm ülkeye yayılan (çağdaş, cesur, vazgeçmeyen) anlayış değişimidir. Terim kendinin çok büyük katkı yaptığı bu devrim felsefesine ihanet etmemelidir.
Kısacası milli takımda ve futbolumuzda yenilikleri ve devrimleri bitirdiğimizi düşündüğümüz gün futbolumuz bitmiş demektir. Terim’e son sözlerim Ursula Le Guin’in başyapıtı Mülksüzler’in baş karakteri Shevek’ten:
“Devrim bizim evrim umudumuzdur. Ya ruhumuzdadır ya da hiçbir yerde değildir. Ya herkes içindir ya da hiçbir şey içindir. Eğer herhangi bir şekilde sonu var gibi görünüyorsa gerçek anlamda hiç başlamayacaktır.”