TV’de, genellikle de karşılaşmalardan sonra yapılan yorumları dinlerken bazen aniden duyduğum bir kelime ile irkiliyorum ve midem bulanıyor. Futbol camiasının sığ kelime dağarcığı içindeki onlarca klişeleşmiş sözden biri aslında bu: “Önemli olan 3 puandı, aldık.” Futbolu neden seyrettiğini unutanlar ve taraftarlık duvarları arasından çıkamayanlar için belki fark etmiyordur ancak bizim gibi futbolu hala bir gösteri ve eğlence olarak görenler için bunu bir hakaret olarak algılıyorum. İyi ki teknik direktör değilim, zira bu cümleyi sarf eden ilk oyuncumu acımasızca kapı dışarı ederdim.
En fazla eleştiri alacağını düşündüğüm yazılarımdan birine bu şekilde girdim ancak bu girişi yine milli takıma bağlayacağım kuşkusuz. Önceki yazımda anlatmaya çalıştığım da buna benzer bir şeydi aslında.
Estetik duygusu daha doğrusu ilgisi zayıf olan toplumlardan biriyiz. Örneğin yaşadığınız sokağa veya evden işe yolculuk güzergahınızın çevresine bakmanız yeterli bunun için. Şekillsiz sokaklarda, aynı sırada ama her biri farklı bir açıyla duran, biri diğerinin önünü kapatmayı amaçlayan binaların bu kadar yoğun olduğu, son yüzyılda yapılan binalarının hemen hiçbirinde bir zarafet olmayan çağdaş başka bir ülke bilmiyorum dünyada. Kuşkusuz bu anlayışın spora da yansıması kaçınılmaz.
Bizim için önemli olan gerçekten sonuçsa çekirge hikayesini unutmamamız gerekir. 3. sıçrayışı -aynı 2006 Dünya Kupası elemelerinde olduğu gibi- gerçekleştiremezsiniz. Lütfen Macaristan karşılaşmasından sonra yazılanları okuyun. Futbolumuzu beğenmeyen çok az yazar var medyada. Bunların birçoğu da futbolu iyi analiz edebilen insanlar. Takımın iyi olduğunu ve Terim’in günümüz futbolu gereği çok koşan oyunculardan seçme bir takım oluşturduğundan bahsediyorlar. Evet milli takım çok koştu ve mücadele etti, buna bir itirazımız olamaz. Ancak çok koşan oyuncularla oynamanın günümüz futbolunun tek gereği olduğunu düşünüyorsanız çok ama çok yanılıyorsunuz.
Şöyle ki, futbolda fizik kondisyon öyle bir noktaya geldi ki, gerek dünyanın en iyi 15-20 milli takımı arasında, gerekse de Şampiyonlar Ligi’nin en iyi 16 takımı arasında fizik gücü farkı neredeyse minimuma indi. Artık farkı yaratan ise, özellikle hücuma çıkarken isabetli top kullanmak, doğru adamı bulmak ve bu şekilde hem hızlı hücuma kalkabilmek hem de gereksiz enerji sarfiyatı yapmamak. Kısacası artık üst seviyelerde, kolektif (ve bireysel) tekniği daha yüksek olan takımlara yer var sadece. Çünkü zaten fizik gücü bir önşart.
Bizim milli takımımızın bu seviyeye geldiğini mi iddia edeceksiniz? Oysa, İngiltere – Makedonya karşılaşmasının ardından bizim Macaristan ile oynadığımız karşılaşmayı izleyenleriniz kör döğüşü izlediğini düşünmüş olmalı. Tek kelimeyle sıkıntı vericiydi. Hücuma dönük pasların hiçbiri doğru noktaya gitmiyordu. Aradaki farkı ise sahanın her yerinde top almaya çalışan Tuncay’ın bir anlık girişkenliği getirdi.
Öte yandan, futbolda her devirde çok açık bir kural var. İyi bir sağ açığınız, dahası iyi bir sağ kanat organziasyonunuz varsa birçok takımın savunmasını alaşağı edebilirsiniz. Zira dünayda iyi sol beklerin ve iyi sol kanat savunmalarının sayısı çok sınırlı. Beşiktaş’ın Recep-Rıza-Metin üçgenleriyle yıllarca ligin tozunu atmasının en önemli nedeni buydu. Bugün milli takımımızın elinde bu kanadı çok iyi kullanabilecek süratli oyuncular var. Yapmamız gereken isabetli paslaşmalarla kendimize pozisyon yaratmak ve kanatlardan inerek topları geriden gelecek oyunculara indirmek. Oysa Macaristan maçında bu hızlı oyuncuların herbiri orta alana sıkışmıştı. Rakibin sıkı alan savunmasının da etkisiyle kimin ne yaptığı pek belli olmadı.
Diğer karşılaşmaya dönelim. Öncelikle Makedonya puan almasaydı bile bunları yazacaktım. Zira İngiltere kazansaydı bile Makedonya hiç ezilmedi. Çok iyi hazırlanmıştı ve savunmanın göbeğinden kanatlarına, hücum ve orta sahanın bütünleşmesine kadar elinden gelen en iyi futbolu oynamaya çalıştı. Dahası yüksek pas yüzdesiyle zevk verdi. Oynadığı futbol uzun süre unutulmayacak.
Şunu unutmayalım: Şans bu elemelerde yanımızda. Avrupa futbolunda hiç ışık saçmayan Malta, Macaristan, Moldova, Bosna gibi ekipler bizim grubumuzda. Rakiplerimiz ise bizim gibi Dünya Kupası’nı göremeyen Norveç ve Yunanistan. Diğer grupların birçoğunda en az 4 iddialı takım kapışırken bizim işimiz çok daha kolay. Ancak bunu da layıkıyla yapmamız gerekiyor. Bundan 3-5 sene önce böyle bir gruptan çıkmak bizim için çocuk oyuncağı olabilecekken, bugün Macaristan’ı yenmek bize umut veriyor. Zaten önceki yazımda bir zamanların devrimci Terim’ine devrim çağrısı yapmamın da nedeni buydu.
Bazı şeyler sonuçtan önemlidir. 3 puan kısa vadeli küçük ve basit amaçlarınız için önemlidir ama bundan yıllar sonra insanlar kötü oynayarak kazanılmış bir maçı hatırlamayacaktır. Ancak mükemmel bir futbol oynadığınız bir karşılaşma yenilseniz bile kolay kolay unutulamaz. Estetik goller ve hareketler de öyle. Tarihte yerinizi (bugün YouTube’da J) yerinizi alırsınız.
Bu yazıyı özellikle Moldova karşılaşmasından önce yazıyorum. Çünkü o karşılaşmada oynayacağımız futbol rakibin zayıflığı itibarıyle görüşlerimi fazla değiştirmeyecek.
Son olarak, yine önceki yazımda, Terim’i eleştirmemi alkışlayanlar ve yuhalayanlar oldu. Bunların hiçbiri beni bağlamıyor zira ben eleştirimi Terim veya Hakan Şükür üzerine odaklamıyorum. Her ikisinin de yaptığı hizmetleri inkar etmek objektif olmayacaktır. Öte yandan, yukarıda yazdıklarımın suçunu Terim’e atmak da kesinlikle kolaya kaçmaktır. Milli takımı bir raya oturtmuşken hocayı ve sistemi değiştirenlerden tutun, futbolun yukarıda belirttiğim yönünü geliştirmeye çalışmayan futbolculara kadar herkes burada pay sahibidir. Bir de “önemli olan 3 puan” felsefesine kafa sallayanlar tabii ki.