Selçuk Oda ile karşılıklı yazıştık geçenlerde, Türk futbolunun en çok tartışılan ismi Hakan Şükür üzerine. Macaristan maçından sonraki yazımda Hakan Şükür’e hiç değinmemiştim. Birey birey performans değerlendirmesine girdiğinizde, mücadelenin öne çıktığı Macar deplasmanı için sadece Hakan değil, birçok oyuncuyu kıyasıya eleştirmek mümkündü. Ancak takım genelinde maçı da getiren unsur mücadele olunca, tüm oyuncuların bu çerçevede görevini yerlerine getirdiğini düşündüğüm için Hakan analizine girmemiştim.
Selçuk ile muhabbetimizde konu Hakan Şükür’e geldiğinde şunu söyledim: Beraber yola çıktığı, aynı nesil oyunculardan kaleci (ve doğal olarak fiziksel yıpranması daha az olan) Rüştü ve Alman ikinci liginde oynayan Alpay dışında ayakta kalabilen, 2006-07’yi bulabilen olmadı. En yıldızlı-yaldızlı kariyerler bile ya sessizce köşesine çekildi, ya 2.-3. liglerde top peşinde koşuyorken, 36’ya varan Hakan Şükür’ün bu seviyede ayakta durması bile övgüye değer. Kaldı ki Hakan Şükür’e formsuz, moralsiz, hatta çok ileri gidip kabiliyetsiz bile diyebilirsiniz ama 36’ya merdiven dayamış bu adama güçsüz diyemezsiniz, çünkü değil. Bu da ne kadar önemli bir sporcu olduğunu gösteriyor demiştim.
Yine aynılarını tekrarlıyorum ama o bize izin vermiyor ki biz bunları övelim, bunları konuşalım. Hep gündemde, hep tartışılan adam, hep polemik konusu yapılan adam. 36 oldum, dinlenerek oynayayım, kasmayayım demiyor, hala tüm hocaları tarafından kulübeye çekilmeye çekiniliyor. Haklı adamlar, Ersun Yanal örneği ortada. Kaç kere performans yüzünden kesilen Hakan Şükür gördünüz sizler, benim hatırladıklarımın çoğunda ya sakattı, ya hasta.
Velhasılı, kariyerinin son demlerinde, tam da bu denli tartışıldığı bir dönemde ve performansının düştüğü söylenilen Ramazan ayında attığı 4 golle kuş gibi oluvermiştir şimdi o. Tekrarlıyorum, gözümüz aydın.
Moldova önündeki milli takımın en önemli kozu, futbol oynama iştahıydı. Bu konuda takımın lokomotifi olan Tuncay’ı ayrıca tebrik etmeliyiz. Onu TV’den gören bizlerin bile halı sahaya gidip top tepme arzusu uyandı. Sabri, Üzülmez gibi oyuncuların da görevi buydu zaten, iki maçtır. Takıma hareket getirmek, sağa sola koşuşturmaları ile takıma dinamizm katmak. Başardılar da nitekim.
Bol gollü galibiyeti getiren ise, ilk golün arkasından şaşıran Moldova müdafilerinin bu şokunu 10 dakika içinde atılan 2 golle daha cezalandırmamız oldu. Burada ilk goldeki müthiş Sabri ortası ve 90’lardan bir esinti gibi gelen Hakan Şükür kafasını takdir etmeden geçmeyelim. Bir de benzeri pozisyona, bu kez Fener damgası vuran Aurelio-Tuncay ikilisi var tabii, övgüyü hak eden.
Fatih Terim’in takımına, bir yıl önce düşündükleri ve planladıkları dışında ekstra katkı sağlayan Arda ve Aurelio için hepimiz ne denli sevinsek azdır. İkisi de takım için farklılık yaratan, özellikli oyuncular. Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi, özellikle daha zorlu rakiplere karşı (Norveç ve Yunanistan gibi) Aurelio’yu iyi bir partnerle (ben yine söylüyorum, Uğur İnceman ya da Selçuk İnan) desteklersek, kendisinden alacağımız ofansif verim de katlanarak büyüyecektir.
Grubumuza gelince, Malta’ya kaybeden (ki hiç şaşırmadım) Macaristan ve evinde Yunanistan’dan 4 gollü fark yiyen Bosna Hersek iddialarını artık tam anlamı ile yitirdiler. Mücadele 3 takım arasında geçecek, diğerleri ise ciddi çelme takma potansiyelleri ile prestij peşinde koşacaklar. İşin nihayetinde Norveç, Yunanistan ya da milli takımımızdan bir tanesi bu yarışın bütünüyle dışında kalacağı için, esas olan bu takımlarla olan maçlarımız olacak. Şükür ki bu iki maçta alınan 6 puan ve Moldova önündeki galibiyetin getirdiği moral motivasyon takımımız için itici güç olacak.
Şimdi İtalya maçı var, merakla bekliyoruz. Maçı yayınlayacak TV kuruluşundan ricam, Floransa’da (Fiorentina’nın memleketi) oynanacak İtalya milli maçında ekranın bir köşesine Fatih Terim’i koysunlar. Ben maçtan çok hocamı seyretmek istiyorum. Kolay mı, Adana’dan sonra ikinci memleketine gidiyor hocam. Hey gidi günler hey.