Dediler ki, "Maça giderken hepimiz beyaz giyeceğiz." Uyduk çağrıya, giydik beyaz gömleğimizi, altına uzun kollu siyah tişörtümüzü, sıvadık kolları, hafiften "cool" bir hava verdik bünyeye. Fakat takım sahaya siyah formayla çıkınca, tribünün büyük bölümü gibi biz de 7-8 metrelik bir ofsaytla bir anda Tottenham'lı olarak bulduk kendimizi (!).
Tribün 'diri...' Marşlar, şarkılar, sloganlar.. Her maça giden biri için şaşırtıcı değil durum... Tıpkı takımın şaşırtıcı olmaması gibi.
Halbu ki, ben bu maça 'şaşırmaya' gitmiştim. Öteden beri iddiam şuydu; "büyük takım büyük maçta büyük oynar."
Ama olmadı. Çünkü....
Dünya'da hala futbol denen oyunu bu kadar geride kuran bir takım maç kazanıyor mu bilemiyorum, çünkü benim de dünya diye izleyebildiğim yer, tıpkı çoğu insan gibi, yerkürenin "kuzey"i ve o kuzeyin de "batı" diye anılan bölgesi. Gezegenin diğer yerlerinden felaket olmaz ise pek haberdar olamıyoruz. "Batı"da oyunu bu kadar ağır kuran bir takımın maç kazanma şansı, ancak kendisinden daha "arkaik top oynayan" bir rakip bulduğunda mümkün oluyor. "Çünkü"sü bu; başka türlüsü mümkün olmuyor da ondan...
Beşiktaş oyun kurmayı ağırdan alıyor. Ağır oynuyor... Neyseki taraftar hiç "ağırlaşmıyor da" biz tribündekiler eğlenebiliyoruz.
Hala top kaleci Runje'ye geldiğinde, ki hücumun başlayacağı yer orası, kimse saha içindeki yerini almıyor/alamıyor. Hala müdafaa oyuncuları topu ayaklarında eveleyip geveliyor, hala kanatlar çizgi üzerinde ileri doğru baskı yapmıyor. Böyle olunca rakip ortayı kapatıp topu istediği tempoda kullanıyor.
Şimdi burda uzun uzadıya "Beşiktaş şöyle değil de böyle oynasa, şunun yerinde bu olsa" gibi saptamalarda bulunmak istemem. Yapamayacağımdan değil, her futbol izleyicisi kadar bu işten anlarım. Hatta televizyondan izlediğim çoğu teknik direktör, 'futbol analisti' ve yorumcusu kadar bu konuda ağzımın laf yapacağını bile iddia ederim. Ama işin teknik taktik tarafını, doğrusu ya, hiçbir zaman eğlenceli bulmadım. Sonuçta futbol benim eğlendiğim bir oyun. Bir de hayatıma dair bir şeyler öğrenmeye gayret ettiğim bir 'kültür alanı...' "Ötesi profesyonellerin işi" der geçerim karşı kıyıya.
Kapalı yine gürül gürüldü maçta. Bir ara bütün stadı ayaklandırdıklarında Tottenham taraftarlarının bulunduğu eski açığa baktım, hepsinin gözü değilse de -onları göremedim uzaktı - yüzü Beşiktaş kapalısına dönüktü. Avrupa'da maça gittim, hepsi 'sıkı takım'lardı, son olarak Atina'da Olimpiakos-Roma maçını izledim. Gördüm ki, 'sıkı taraftar' dedikleri Olimpiakos tribünleri sadece bir kale arkasından oluşuyor. Grubun adı "GATE 7". O maçta ellerindeki naylon bayraklarla grubun adını "GA 7 TE" olarak yazdılar. 7 numaralı kapıdan giriyorlarmış tribüne, isim oradan geliyormuş. Uyuz oldum adamlara... Neden mi? Kardeşim sen Yunanlısın, ne diye grubunun adını İngilizce yazıyorsun, şahane bir alfaben var, yazsana kendi dilinde. Ama haklarını yemeyeyim bütün maç bağırdı o kale arkası, şarkı marş gırıla gitti. Ama sadece o kale arkası, diğer tribünlerde 'tık' yok...
Gelelim Tottenham maçına. Beşiktaş taraftarı bir ara koptu. Maça gelen herkes neredeyse "oyuna girdi." Gollerden sonra taraftar kısa süreli bir tat kaçması yaşadıysa da gerek fizik kondüsyon, gerek taktiksel beceri, gerek takım içi disiplin, arkadaşlık, 'kolej ruhu' yerli yerindeydi. Ama aynı ruh, bir türlü takıma bulaşmıyordu.
Tigana ve yönetim takımı gençleştirdiklerinden bahsediyorlardı üç beş hafta önce. Bunun övünülecek bir şey olduğunu, Beşiktaş'ın geleceğinin garantiye alındığını söylüyorlardı. Ama maçtan sonra Tigana yenilgiyi "gençliğe" bağladı.
Doğruydu da, Serdar, Burak ya da Fahri'nin maç boyunca bir adamı geçtiğine, klas bir duvar pasıyla arkaya sarktığına tanık olamadık. Evet, bu arkadaşlar genç insanlar ama bir gençte olması gereken en önemli duygu, "isyan duygusu" eksik onlarda. Bu takımın kaderine isyan etmesi ilk gerekenler onlar. Sadece söyleneni yaptıklarından mı yoksa söyleneni yapamadıklarından mı nedir, "eksik bir şey var hayatlarında..." Keza İbrahim Akın da öyle...
Bu tip maçlar bir oyuncunun "rüştünü ispat maçlarıdır..." Yoksa Çaykur Rize, Kayseri Erciyes maçında döktürmek o kadar da ehemmiyetli değil.
Tottenham maçında aklımda kalacak tek şey çoğu maçta olduğu gibi yine "tribün" olacak.
Öyle özledim ki, şöyle eni konu top oynayan bir Beşiktaş'ı tribünden izlemeyi, sormayın gitsin... O zaman daha bir varacağım tribünün tadına...
Ha bir de gün içinde cep telefonuma gelen bir mesajda Sinan Vardar'ın "Runje'yi kaybettik" dediği yazılıydı. Okuyunca sadece "Allah Allah kazanmış mıydık ki?" demişim içimden, öyle hatırladım sonradan...
Geçen yazıyı bir Mirkelam şarkısıyla bitirmiştim. Bu kez şarkımız Bülent Ortaçgil abimizden olsun.. Bi kıyıdan bu şarkıya kulak verip bir yandan da önümüzdeki Çaykur maçına bakalım... Şarkı şöyle diyor, bir yerden bulup dinleyin, öneririm...
hep küçük şeyler bizi usandıran
küçük şeyler bizi utandıran
hep küçük şeyler küçük şeyler bizi yarıştıran
küçük şeyler bizi uzlaştıran
küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
(...)
hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran
hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren