
"Dünya buradan güzel ve barış içinde, bir bütün ve sakin görünüyor." diyordu Ay'a ayak basan astronotlardan biri. O, Dünyamızı her şeyiyle bir bütün halinde görebilme şansına erişen nadir insanlardan biriydi.
Peki ya biz? Dünyamızı ırklarıyla, renkleriyle, ideolojileriyle, sorunlarıyla bir bütün olarak görebilecek miyiz bir gün bilmiyorum. Ancak en azından futbolumuzu bir bütün olarak görebilsek mutlu olacağım. Bütünlük derken, öncelikle organizasyon anlamında, yani yöneticisiyle, teknik ekibiyle, futbolcusuyla bir takımı bütün olarak görmekten bahsediyorum. Başarının ve başarısızlığın sonuçlarını tek bir kişinin sırtına yükleme kolaycılığından kaçınmaktan. Sonra da, sporu başarılarıyla ve başarısızlıklarıyla, galibiyetleri ve mağlubiyetleriyle bir bütün olarak görmekten. Bunu başaramadığımız sürece umutların hayallerden öteye geçmediği bir dünyada yaşamaya mahkumuz.
Futbolumuzun tarihinde, -benim hatırladıklarım arasında- başarının sabırla ve hatalardan ders alınarak geleceğini ve bunların da sporun bir parçası olduğunu anlayan ilk –ve belki de son- kişi Süleyman Seba'ydı. 1988 ve 1989 yıllarında şampiyonlukları rakiplerine kaptıran Beşiktaş'ın başında olan Gordon Milne'in arkasında duran ve sözleşmesini uzatarak kendisine güven veren Seba, rekorlarla dolu yılların temelini atmıştı. Üstelik de yoğun bir muhalefete rağmen. Zira o zaman da takımın gösterişsiz futbolundan hoşlanmayan ve kısa vadeli hedefleri olan insanların sayısı bir hayli fazlaydı.
Ancak bu kararın alınmasında Seba'nın Milne'e inancı ve takımın hatalarından ders alacağına, taşların zamanla oturacağına inanması kadar, Gordon Milne'in Beşiktaş'ın kültürüne uyan karakteri ve duruşu da önemli rol oynamıştı.
Platini bir röportajında; "Bir futbol takımı bir varoluş şeklini, bir kültürü temsil eder" demişti. Beşiktaş'ın da aslında uzun yıllar boyunca taşıdığı kadar kendine has bir kültürü olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak bugün yönetim ve teknik ekipte yer alan birçok kişinin yanında, köklü taraftarların büyük bir kısmı da hala bu kültürü paylaşıyor olsa da, taşınmasında ve paylaşılmasında bir bütünlük sorunu olduğu da bir gerçek. Bu nedenle de Tigna'nın bu kültüre uyumlu bir kişiliği olup olmadığı fazla tartışılmıyor. Aynı Del Bosque'nin başına geldiği gibi.
Tigana'ya gelen taraftar baskılarının ve yönetimin yaptığı görüşmelerin arkasında futbolu bir bütün olarak görememek önemli bir rol oynuyor. Taraftar sabırsız ve eski başarılı günleri arıyor. Yönetim kendi açıklarını birilerinin sırtına yüklemek zorunda ve hazır taraftar tepkiyi koymuşken "siz istediniz uyarıyoruz" mesajı vermeye hazır bir görüntüde. Buna karşılık Tigana'nın kafası -kendine güveni ne kadar tam olursa olsun- karışmış durumda. Tabii bu durum futbolculara da yansıyor.
Oysa bir futbol takımının başarılı olması için en önemli şart kararlılıktır. Beşiktaş'ın elindeki taşların bazıları kalite açısından zayıflık gösterse de, kaliteli olanlar da bu kararsızlığa düştüğünde başarı beklemek imkansız hale gelecektir.
Çok sevdiğim bir söz var: Birkaç adım geri gitmeden büyük bir sıçrama gerçekleştiremezsiniz. Bunu Barcelona Cruyff ile yaşadı; Manchester United, Ferguson ile, Arsenal, Wenger ile. Bir döneme damgasını vuran bütün takımlar uyum sürecinin ve taşların zamanla oturmasının ardından kesintisiz bir başarı süreci yakalamıştır.
Soru şu; Tigana'nın bu yönde adımlar attığına inanıyor muyuz? Yoksa sadece vakit geçirdiğine, yaptığı her değişiklikle başa döndüğünü mü düşünüyoruz? Ben birincinin daha fazla geçerli olduğunu düşünüyorum.
Tigana öğrenmek isteyen futbolcular için ideal bir öğretmen. Geçmişte yaptıkları da bunu gösteriyor. Ancak takıma seçilen oyuncuların ne yöne gideceğini bilmek de kolay tahmin edilebilir bir şey değil. Kimileri kendilerinde görülen yeteneği haklı çıkararak, becerilerini ve sezgilerini her gün geliştirirken (örnek Ali Tandoğan, Koray) kimileri de henüz bu potansiyeli çıkaracak atılımı yapamamış durumda. Belki bu potansiyelleri hiç yok. Örneğin Gökhan Zan ve İbrahim Toraman'ın rakip ataktayken sadece topa odaklanmamaları gerektiğini, çevrelerindeki rakip oyuncuları da takip etmeleri gerektiğini, sezgilerini da kullanmaları gerektiğini çoktan öğrenmiş olmaları gerekiyordu. Ancak belki de bu atılımı bir anda gerçekleştirecekler. Kısacası bir takımı, her maçta -ekstra durumlar olmadıkça- aynı performansı ve kararlılığı göstereceğine güvenebileceğiniz, içindeki yeteneği ortaya çıkarabilmiş oyuncularla kurmak zaman isteyen bir iştir. Üstelik hiç de kolay değildir ve sabır gerektirir.
Kısacası Beşiktaş taraftarının önünde 2 seçenek bulunuyor: Ya alınan başarısız sonuçların sorumluluğunu Tigana'ya yükleyecek ve gönderilmesini sağlayacaklar, ya da Tigana'ya güvendiklerini hissettirerek onun ve futbolcuların kafalarının rahatlamasını, daha kararlı oynamalarını sağlayacaklar. Birinci seçenek yüzlerce kez başarısızlık ve kaos öykülerine konu olmuş bir hikaye iken, ikinci seçenek yukarıda bahsedilen önemli kulüplere kalıcı sonuçlar getirmiştir.
İÇİMİZDEKİ ÖTEKİ
Son olarak, konuyla da ilgisi olduğunu düşünerek geçenlerde okuduğum ve çok etkilendiğim bir kitabı tavsiye etmek istiyorum. Etyen Mahçupyan'ın 'İçimizdeki Öteki' kitabı Türk okuyucusu için hayata bambaşka bir pencere açıyor. Osmanlı'nın anlam dünyasından günümüzün algılarına kadar geçen sürecin ne kadar kesintisiz olduğunu, aslında her şeyin çevresel etkileriyle beraber bir sebep sonuç ilişkisine bağlı olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Aslında iyiliğin de kötülüğün de köklerinin içimizde olduğunu, dışımızdaki ve içimizdeki ötekilerle yüzleştiğimizde nasıl benzerlikler ve mesafeler bulabileceğimizi, toplumumuzdaki ahlak – kimlik bütünlüğü ile neden yüzleşmemiz gerektiğini ve ülkemizdeki kimlik – fikir – siyaset - düşünce geçişlerini net olarak görebiliyorsunuz. Yazarın zaten bildiğimiz tarafsız bakış açısı bir yana, kitabı benimsemenize neden olacak en önemli şeylerden biri açıklığı ve samimiyeti. Bu kitabı tamamladığınızda dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakacağınıza, spordan günlük yaşama kadar her konuya daha farklı yaklaşacağınıza inanıyorum.