İnsan her gün bir şey öğreniyor... Biz Adnan’la adını ‘hınzır’ koymuştuk 20’lik Yeni Rakı’nın. Şunun için; ‘yolluk’ yerine bir 20’lik söyler olduk epeydir, bu da ayarımızı bozdu. Biz de “Yoksa bu hınzır adamı çarpıyor mu ne?” diye diye adı ‘hınzır’ kaldı ufaklığın. Dün maçta Hayati Kurt, bizim ‘hınzır’a ‘bebek’ dediklerini söyleyince bu yakıştırma da hoşuma gitti doğrusu.
Neyse...
İş çıkışı Beyoğlu Ocakbaşı’nda Burcu’yu -ki kendisi daha önce kaybedilmiş bir maç nedeniyle süresiz kadrodışı bırakılmış ancak geçen hafta ligdeki 3-1’lik Vestel Manisa maçının ardından cezası kaldırılmıştı- beklerken alelacele bir ‘hınzır’ı devirdim. Ardından malum yürüyüş başladı... Gümüşsuyu yokuşu, parkın merdivenlerini hızla iniş ve stat kapısına varış.
Düşerken gelen gol
Girdiğimizde maç başlayalı 1 dakika bile olmamıştı, haliyle tribünün maç öncesi eğlencesini izleme şansımız olmadı.
Takım değişik dizilmişti. Göbekte Gökhan/Baki önlerinde Koray. Yani müdafaada iki stoperi yanyana oynatıyordu Tigana. Sağda Ali Tandoğan solda İbrahim Üzülmez. Bu ekibin önünü Serdar Kurtuluş kesmişti. Babayiğit çocuk Serdar, her topa basıyor, basamadığını arkaya devrediyor. Ondan sekenler zaten arka grubun önüne mecalsiz düşüyordu.
Daha ilk dakikalardı, kimse havaya girememişti ki Koray bütün tribünü havaya soktu. Nobre indirdi, o kaleye paralel durumda topu sürerken dengesini yitirir gibi oldu. Hani kaydığımız anda düşmemeye çalışırken vücudumuz komik şekiller alır ya, o türden. Ancak tuhaf bir şey yaptı Koray. Sol ayağının dışıyla topun dibine girip vurma ile şandel arası bir yarı kesme attı. Top Fevzi’nin, benim ve tribündekilerin şaşkın bakışları arasında ters köşeden içeri girdi.
Hava serin hatta soğuktu ama bir enerji geldi tribüne.
Haftasonu oynanan lig maçının ilk 20 dakikasında Okan Koç sağ tarafı biraz zorlamıştı, bu kez de olabilirdi ama o bile olmadı.
İlk devre Runje’ye top gelmedi dersek yeridir. Belki de o nedenle ilk maçtaki gibi üç pasta gol -Runje, Bobo, Nobre, gol- kuralı işleyemedi.
“Bobooooo Bobooooooo”
Bundan sonra maçın bence iki adamından biri olan Bobo’yu izledik, ta ki 82’de çıkana kadar. Bobo bir oyuncunun yapması gereken herşeyi yaptı bu maçta. Topa bastı, kaptığı topu arkadaşlarıyla paylaştı, paylaştığı topları geri aldığında oyunu hep ileri taşıdı, çalım atıp adam geçti, gol attı, gol pası attı ama hava atmadı...
Öteki oyuncu Serdar Kurtuluş’tu. Orta sahayı öyle kapattı ki, stili gözümün önünden gitmeyen Federico Guinti’yi izliyorum zannettim. O kadar top kapıp oyunu Manisalılara öyle kapattı ki, ikinci yarıdaki Runje’nin plonjonu ve üstten giden vuruşu saymazsak Vestel pozisyona bile giremedi.
Serdar’ın kapıp oyunu kursunlar diye önlerine yuvarladığı toplarla Ricardinho ve Delgado’da işlerine baktılar.
O soğukta çıplak bir adam
Peki, ana mevzuumuz olan “Tribünde neler oldu”ya gelirsek...
Maç daha ilk yarıda kopunca soğuğa rağmen taraftarın keyfi de erkenden yerine geldi. Öyle ki, ihtiyaç olmadığına karar vermiş olsalar gerek “Kartal gol gol gol”de bile ısrar edilmedi. Bir kaç kez denendi ve bırakıldı. Ama maçın başından sonuna kadar Alen Markaryan yönetimindeki ‘Çarşı Yurttan Sesler Korosu’nun ‘klasik’ programını izledik. Bize geçmişten bugüne nostaljik bir gezi yaptırdılar.
Hava soğuktu dedim ya, alt kapalı en önde iki maçtır İstanbul’da sık sık protesto gösterilerine gelen Egeli köylüler gibi üstünü çıkaran bir genç arkadaş var. Burcuyla ona baktıkça içimiz titredi doğrusu. Fakat soğuk onun umrunda bile değildi.
Devre arasında Fanatik’e telefonla yazı yazdırmaya çıktığımda ise bir genç arkadaş, nezaket içinde yaklaşıp kapıda yaşadığı bir olayı anlattı. Olay şu; iki arkadaş maça geliyorlar, benimle konuşanın cebinde bir Agos Gazetesi. Polis memuru “Bununla giremezsin” diyerek kimliğini alıyor gencin, telsizle bir yerlerle konuşuluyor. Sonra gazeteye el konuyor. “Eve götüreceğim” dediğinde ise “4 numaralı arama noktasından maç bitimi gelip gazeteni alabilirsin” diyor memurlar. Tabii bu durum üzerine değişik sorular sormak mümkün...
İlki, acaba Hürriyet, Milliyet değilse de Ortadoğu, Vakit gibi daha radikal görüşleri savunan gazeteler de içeri alınmıyor mu? Bu Agos’a özgü bir perdeleme mi? Bir tür fiili “basın sansürü mü?”
İkincisi, polis içeride Agos’a alerji gösterebilecek kişilerden bu genç arkadaşı ve onun arkadaşını korumak için bu yola başvurmuş olabilir mi?
Tribündeki yerime dönerken bu kez koluma giren tribünün en eskilerinden biri geçen yazıda bahsettiğim kavganın içeriğini anlattı.. “Aslında bir yanlış anlamanın büyütülmesiydi” dedi. “Zaten kavga da çıkmadı biraz itiş kakış, bağırış falan...” Yanındaki ise daha önemli bir noktaya değindi; “Sizin ordan birisi zıplamasa olay zaten yatışıyordu. Boşa uzadı. Biri giriyor araya iş büyüyor, onun arkadaşı bunun arkadaşı derken olay çığırından çıkıyor...”
Tribünlerin, ki bu sadece Beşiktaş için değil tüm tribünler için geçerli, kendince bir duyarlığı vardır. Çıkan sorunları orada kendi halletme konusunda tecrübelidir kalabalık. Hani eski deyimle raconu kesecek olan ‘sağlam abiler’ olaya el koyar, itiş kakışı ayırır, barışı ve huzuru sağlar herkes döner maçına bakar...
Biz de maçın sonuna dönelim...
Son düdük çaldığında uzun zamandır bu kadar çok pozisyona girilen ve bu kadar net skorla biten bir maç izlememiş olan benim de dahil olduğum kalabalık yüzlerinde geniş bir gülümseme çizgisiyle dışarı doğru aktı. Bizim yönümüz malum.. Kabataş’a fünikülere oradan Taksim’e oradan da...