Gazeteden çıkmam 6.45’i buldu. Gazladım... Trafik canavarı olmamaya özen göstererek İnönü’ye 500 metre uzaktaki Cahide Varyete’nin otoparkına ulaştım. Koşu ile jogging temposu arası bir hızda Kapalı’ya doğru gidiyordum ki, başımdan aşağı kaynar sular döküldü! Aşağıdan gördüğüm şuydu; yeni açığın kapalı tarafındaki alçak tribününde ayakta duranlar önce hep birlikte ayağa fırladılar... Ardından yarısına yakını, iki elini kafasına götürdü, hani şu Caferilerin dini törenlerinde Hz. Hüseyin’in acısını hissetmek için iki elleriyle başlarına vurmaları gibi... Ama bir fark vardı, onlar sadece kafalarını tutuyordu. Ben “Gol kaçtı” diye düşünürken bir saniyeden daha az bir süre sonra hep birlikte “Goooolllll” diye iki ellerini havaya kaldırıp birbirlerine sarıldılar. Gole bu kadar yaklaşmıştım ama olmamış, görememiştim.
İlk kapıda üzerimi arayan polis memuru yüzüme gülümseyerek “Golü göremediniz?” dedi. Yanıtım, “Ben de görmediğimi yazarım” diye yanıt verdim. İşte bu o gol, benim Nobre’nin sandığım ama sonradan Ricardinho’nun attığını öğrendiğim gol.
G kapısındaki turnikeyi geçtiğimde dahili anonsu yapan arkadaş bağırıyordu; “Beşiktaşımızın golü 11 numaralı formasıyla Meeeert...” Tuhaftı, herkes golü görmüş meğer, ama nedense bütün stat “Nobreeee” diye yanıtladı anonsu. Kapalının önündeki yerime ulaştığımda “Nasıl attı Nobre?” diye sorduğumda çevremdeki herkes tereddütsüz, “Nobre değil Ricardinho attı” deyince afalladım. “Eee ne diye Nobre diye bağırdınız o zaman” dediğimde çok açıklayıcı bir yanıt aldım; “Ne yani adamı mahcup mu etseydik!..”
Maça konsantre olmam için bir iki dakika daha gerekti. İlk iş orta sahaya baktım. Serdar Kurtuluş ve Koray Aydın’ı görünce ilk düşündüğüm şey, Denizli’nin Beşiktaş kalesine inemeyeceği ve Runje’nin duş almadan evine gideceğiydi. Aynen de böyle oldu, Denizlispor, Beşiktaş taraftarına şöyle doya doya bir “Runyeee Runyeee” çektirtemedi...
Serdar ve Koray orta sahayı öyle kapattılar ki, Ricardinho ve Delgado’nun yerinde siz biz olsak yeminle fink atardık ortalıkta. Denizli bir iki kez İbrahim Ege’yle sağ tarafı zorladı ama olacak gibi değildi. Maç eşitsiz güçler arasında geçiyordu ve bu eşitsizliği yaratanların başında Koray ile Serdar geliyordu.
Ben uzun yıllar İbrahim Üzülmez’in çok gayretli ve çok iyi niyetli olmasına rağmen kendini geliştirme konusunda çok isteksiz olduğunu yazıp durdum. İbrahim Üzülmez’in beni mahcup etmek için bu kadar beklemesine gerek var mıydı? O, yine sol kulvarı kullanma konusunda bizim ‘deli İbrahim’di. Ha babam de babam gidip geliyordu. Ama özellikle ligin ikinci yarısının başından bu yana kestiği ortalarla - ki bu maçta da aynılarından çok yaptı - “Artık yeter şu lakabı ‘akıllı’yla değiştirelim” der gibiydi.
İlk yarının benim izlediğim bölümünde fazla pozisyon göremedik çünkü Ömer Üründül’ün yıllardır kafamıza kaktığı şu ünlü ‘alan iyice daraltılmıştı.’ Denizli yarı alanında 10 Denizlili topçuya 6 - 7’de Beşiktaşlı eşlik edince o saha, güneşli bir havadaki lunaparka döndü. Bu kadar sıkışık alanlarda Ricardinho ve Delgado gibi becerikli adamların kendilerini göstermeleri, bizi eğlendirmeleri, kendi mevkiilerinde oynayacak küçük çocuklara örnek olabilecek bir kaç figür yapmaları pek mümkün olmadı.
Ama ilk devreden aklımda kalan, Delgado’nun rakip oyuncuların üzerinden sektirerek kontrol ettiği bir top, Ricardinho’nun kendi etrafında dönerek araya attığı iki üç pas ve ille de benim bittiğim minicik bir hareket, Serdar Kurtuluş’tan... Sırtı deniz tarafındaki kaleye dönük, orta saha çizgisinin Beşiktaş yarı alanının bir iki adım içinde... Rakip oyuncu hızla kendine yaklaşıp dibinde bitiyor, top soldan Serdar’a atıldığında Serdar markajı fark ediyor ve sağ ayağının dışıyla, hani bilardoda vardır ya ters falsolu bir kesme atılır, onu yapıyor. Rakip donuyor, top arkaya Beşiktaşlı diğer oyuncuya geçiyor. Gol kadar güzel kısacık bir an...
İkinci yarıya golle başladı Beşiktaş. Koray, o tanıdık hareketini yaptı ve dibine daldığı topu şandelleyerek defansın arkasındaki Bobo’ya uzattı. O top Bobo’ya giderken gol çoktan olmuştu. Devamında tribüne “Gooolll” diye sevinmek için hazırlık yapmak düştü. Bobo daldı, gözümüzün önünde kaleci Süleyman’ı geçip golünü yaptı.
Benim için geç girdiğim bu maç asıl 50. dakikada başladı. Kapalı alt taraf şöyle bir şey tutturdu “Üst taraf üst taraf sesin çıksın üst taraf...” Ses yukarıya ulaştığında sanki aksi seda olarak geri döndü: “Alt taraf alt taraf sesin çıksın alt taraf...” Bu karşılıklı parolanın ardından kıyamet kopmaya başladı İnönü’de. Önce kapalı ardından bütün tribünler ortalığı yıkıyordu. O tempo 15 dakika sürseydi eğer, ki Allahtah 7-8 dakikada bitti, hiç kimsede derman kalmazdı.
Ve dakika sanırım 53 gibiydi. Serdar, ceza sahısına sol taraftan yaklaştı, rakiplerinin önünden topu bir iki sürdü ve kaleyi görünce yapıştırdı. Tribün böylesine havaya girmişken mazaallah o vuruş gol olsa korkarım tribünler sevinçten çökebilirdi!
Biz tribünde eğlenirken maç da bir cümbüş içinde sona erdi. Dışarı çıkmadık, aktık.
Önce Beyoğlu Ocakbaşı’nda bizim küçük taraftar Reşat’ın karnını doyurduk. 11 yaşındaki Reşat masadaki 6 kişiden fazla yedi, afiyet olsun tosunumuza. Sonra Ferudun Düzağaç ve Hayati Kurt’un ısrarıyla ‘Perge Mehmet’in barı ‘Gölge’ye geçildi. Sahnede ‘Peyk’ vardı ve ziyadesiyle şahaneydi çocuklar. Sonra eve gitmek için arabaya dönerken yolda Beyoğlu Ocakbaşı’nın sahibi Remzi Abi’nin o meşum teklifini kabul etmek gafletinde bulundum; “Gel bir tek rakımı iç...” Oturduk ve Zeki Duygulu’nun o şahane Nihavend şarkısı ile devam ettik...
“Ayrıldı gönül şimdi yine bir tek eşinden / Bulmakta teselli batan akşam güneşinden / Alnımdaki hattı yaşımın matemi sanma / Her çizgi açıldı acı hicran ateşinden.”
Futbol da böyle değil mi? Yoksa neden gidelim ki maça, gülüp eğlenmeyecek, üzülüp ağlamayacaksak... Değil mi?