Yorumlarımı münferit maç kritiklerine indirgememeyi tercih ettiğimi biliyorsunuz. Bu sefer de bir istisna yapmıyorum ve Beşiktaş–Galatasary karşılaşmasını tek başına değerlendirmektense Beşiktaş’ın genel gelişimi içerisinde yorumlamayı tercih ediyorum. Çünkü nihayetinde bu karşılaşma da sebeplerle sonuçların mücadelesinin eseri.
SİHİRLİ BİR DEĞNEK (Mİ?)…
Lige verilen aradan sonra Beşiktaş’ın oynadığı futbolda bir nebze iyileşme olduğu açık. Bunun belirtilerini kısaca özetlersek;
- Takımın pas yüzdesinde az da olsa bir iyileşme, (ki bu seyredilebilirlik katsayısını arttırıyor)
- Bazı oyuncuların ilk yarıya göre daha istekli bir performans göstermesi, (Bobo, Koray vb)
- Serdar ve Koray’ın iyi ve uyumlu bir ikili haline gelmesi, (Kleberson’un yokluğu mu desek)
- Ricardinho’nun ayağına gelen hemen her topu olumlu kullanması ve kendi alanında az da olsa savunmaya katılması (ki bu doğrudan yukarıdaki maddeleri etkiliyor)
- Tigana’nın geçtiği oyun sisteminin daha iyi sonuç vermesi (dikkat, sadece öncekinden daha iyi)
Aslında bu belirtilerin hiçbiri 2. yarıyla beraber başlamadı. İlk yarının sonrlarında az da olsa hissediliyordu. Nasıl bir bebeğin veya ağacın büyüdüğünü bütün gün seyretsek de çıplak gözle göremiyorsak, Beşiktaş’taki gelişimi de 1 ya da 2 maçta net bir şekilde görmek kolay değildi. Pas yüzdesi her karşılaşma biraz daha kıpırdanıyordu, Ricardinho her karşılaşmada Türkiye’ye biraz daha ısınıyordu. Ve nihayet oyun sisteminin değişmesiyle herkesin rolü daha da netleşti.
ASIL İNİŞ ÇIKIŞ: MEDYAMIZ…
Burada durup bir parantez de medyaya açmak gerekiyor, Çünkü asıl iniş çıkış Beşiktaş’ın performansında değil medyamızdaydı. Spor camiasındaki birçok isim ikinci yarının ilk haftalarında Beşiktaş’a ilahi bir müdahale yapılmış gibi davrandı. Oysa asıl değişim geçiren kendileriydi. Zira Tigana ilk yarı boyunca oyun sisteminden tutun da Serdar’a verdiği göreve kadar her konuda eleştirilmişti. Tersine, ikinci yarının başında şiirler düzüldü. Ardından Trabzonspor yenilgisiyle uzun bir seyahatten vatanına dönenlerin toprağı öpüşü gibi kavuştular eski acımasızca eleştirme haklarına. Ki Galatasaray galibiyeti geldi.
Bu iniş çıkışlı yorumların en öneli nedeni medyamızın yöneticiler kadar sabırsız olması. Her hafta bir öncekine göre çıplak gözle görülebilen net değişimler görmeyi bekliyor ve göremeyince eleştirilerine devam ediyorlar. Bu nedenle de uzun vadedeki değişimleri algılayamıyorlar.
OYSA…
Beşiktaş’taki gelişmenin sebepleri tabii ki bu kadar basite ve sihirli bir değneğe indirgenemeyeceği gibi yenilgilerin sebepleri de 1-2 yanlış karara indirgenemez. Üstelik teknik direktöre de bağlanamaz. Teknik direktörler de futbolcular, yöneticiler ve hakemler kadar hata yapmaya müsaittirler. Üstelik futbolun doğasından ve içindeki insan faktöründen dolayı bir belirsizlik içerdiğini unutmayalım.
Bu şartlar altında Galatasary karşılaşmasına baktığımızda galibiyetin çeşitli teknik ve tesadüfi sebepleri olduğunu söyleyebiliriz. Ancak en fazla göze çarpan şey neydi diye sorarsanız “Ricardinho” demek gerekiyor. Ricardinho Türkiye’ye gelmiş en iyi futbolcu değil belki, ama sahadaki diğer 21 oyuncuyla karşılaştırıldığında oyun zekasıyla ve isabetli paslarıyla öne çıkıyor. Üstelik bu paslar sadece gol pasları değil, savunmada kazanılan topların hücuma aktarılması ve hücumda takımın çoğalmasını sağlayan paslar.
Beşiktaş’ın daha geniş teknik taktik analizine ise birkaç gün sonraki yazımda gireceğim..
VE BENİM GÜZEL ELEŞTİRİLERİM…
Bu arada önceki yazımla ilgili yapılan yorumlarda yaşanan tartışmalara açıklık getirmek isterim:
1- Eleştiri seviyesi nezaket ve terbiye sınırlarını aşmamak koşuluyla her türlü yoruma açığım. Bu yüzden tüm yorum yazan ve mail atanlara teşekkür ediyorum.
2- Siyasetle ve siyasi ideolojilerle aram hiç yoktur. Bunlardan herhangi birine yakınlığım da yok. Ancak o camialarda (olumlu) düşünen insanlara her zaman saygım var.
3- Yanlış olduğunu düşündüğüm olaylara –konu spor olsun olmasın- her zaman tepki koyma ihtiyacı duyuyorum. Bunu yazılarıma yansıtmaktan da çekinmiyorum. Maalesef bu böyle devam edecek.
4- Spor ile insanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine inandığım için yazılarım doğasında klasik spor yazılarından daha farklı oluyor. Gelen birçok yorumdan anladığım kadarıyla okuyucuların çoğu zaten bunu net bir şekilde algılanmakta.
Sporun ve spor sevgisinin insani boyutlarını kaybetmemek için önce insani değerlerimizi kaybetmememiz gerektiğini tekrarlamak istiyorum. Bu bağlamda Sakarya taraftarının başlattığı “hiçbir gol bir ananın gözyaşlarından daha değerli değildir” sloganlı kampanyaya şapka çıkarıyor, tribünlere yerleşen beyaz bereli insanların ise bundan birşeyler öğrenmesini diliyorum.
Kapanış sözleri ise Beccaria’dan. Suçlar ve Cezalar eseriyle bugünkü hukuk kurallarının temelini atan Beccaria, bu konuda ismi kendisiyle beraber anılan Montesqueieu’nun bir eserine şöyle bir önsözle giriyor:
"Ey büyük Montesquieu!
Senin gökyüzündeki ruhunu kutsamaktan ötürü şeref kazanırsam, ne mutlu bana!
Ya siz, ey aklın, gerçeğin sessiz ve kimseyle konuşup görüşmeyen bekçileri! Size de sevinç ve mutluluk verebilirsem, ne mutlu olurdum! İnsanlık savunucularının sesini duyurmakta etken olan istek ve heyecanı, duyarlı ruhlara üfleyebilsem dünyalar benim olurdu!
İnsanlığın kutsal haklarını savunan ve yenilmez gerçeğin tarafını tutarak, sesimi yükseltmekle, zulmün ve bazen de aynı derecede tiksinç bilgisizliğin pençesinde çırpınan kara yazgılı kurbanlardan birkaçını çekip kurtarabilirsem, bunlardan sadece bir tek günahsızın duaları ve döktüğü sevinç gözyaşları beni, bütün diğer insanların haksız suçlamalarına ve acı hakaretlerine karşı beni yatıştırır ve avuturdu."
Beccaria