Tuhaftır, nasıl oluyor bilmiyorum ama bazen tutturuyorum. Bu kez de öyle oldu. Daha maç başlamıştı ki önce Fanatik'teki arkadaşlara "Maç 2-2 biter" dedim ardından devrenin sonunda Kayseri golü atınca bizim gazetedeki Fenerli arkadaşlara aynısı söyledim; "Korkmayın! 2-2 bitecek..." Öyle betmezse kim hesap soracak ki?... Neyse...
Deivid golü atınca fırladım gazeteden. 'Yarı trafik canavarı' halinde Nişantaşı'na ulaştım. Yoldan aramıştım Burcu'yu, "8.30'da hazır ol" diye. Kadınları hiç anlayamadım ve bu her zaman felaketim oldu, ağladım. Saat dokuza üç vardı, ben 10 dakikadır köşede bekliyordum ve Burcu ortalarda yoktu.
Futbolla ilgisi dolaylı olanlarda olur bu durum. Fener puan kaybetmiş, takımın kritik bir maça çıkıyor haliyle şu anda millet televizyondan kopup statın kapısına yığılmış, bir an önce içeri girmen gerekiyor ama, nerde!. Bekle ki gelsin...
Kapıdaki 'zarif delikanlı'
Birbirimize bağıra çağıra vardık İnönü'ye. İki üç sezondur "şeytan kulağına kurşun" bu G kapısında ciddi bir sorun yaşanmıyordu. Maça 5 dakika var, içerisi yıkılıyor. Bir an önce dalmak istiyoruz ama kuyruk ilerlemiyor. Anlıyoruz, bir biletle iki kişi girme gayreti kapıda soruna neden olmuş yine. Alışığız, bekliyoruz ama sabırsız arkadaşlar var çevrede. Biri bağırıyor, "S... böyle işi ya. Kombinemiz var kapıda kaldık. Memur bey, atsanıza i... leri dışarı. Maça giremiyoruz yaaa!" Sonra o küfürleri eden o değil de başkasıymış gibi Burcu'ya dönüyor ve bir ortaçağ lordu edasıyla "Özür dilerim hanfendi. Kusura bakmayın" diyor 'zarif delikanlı.'
O ara benim gibi hafiften göbekli bir tek yıldız komiser kalabalığa dönüyor ve durumu izah ediyor; "Alın işte sizin arkadaşlarınız. Bunların yüzünden giremiyorsunuz maça. Temizleyin kardeşim böylelerini aranızdan..." Yani polis bize kapı önünde asayişi sağlama görevini de yüklüyor. Bir tür "öz yönetim" diliyor anlayacağınız. Bunu düşünerek, milliyetçilerin vahşi bir paylaşım savaşıyla dümdüz ettikleri güzel ülke Yugoslavya'nın kurucusu rahmetli Tito'yu anıyorum içimden.
Bu arada, güya ilk kapıda arama yapılırken bilet de soruyorlar herkese. "Nasıl giriyor biletsiz adamlar baraya kadar" diye sorsak iş iyice uzayacak, tadı tuzu kaçacak maçın.
Birini yaka paça atıyorlar dışarı ve kuyruk ilerlemeye başlıyor. Tam bu sırada artık ironi mi yapıyor yoksa bir tür yaltaklanma faaliyete mi anlayamıyorum ama biri, "Teşekkürler memur bey! Polis bayramınız kutlu olsun" diyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum bu jurnalci kişiliğini yüzüne.
İki kapı bozuk olmasa başlama vuruşunu da göreceğiz ama turnikelerden ikisi bozuk maalesef. Bu nedenle üçüncü dakikada girebiliyoruz maça.
Tribün ne kadar heyecanlıysa maç da o kadar heyecansızdı. Bir Rico çırpınıyordu bir şeyler yapmak için... Nobre kaleye yine çok uzak oynadı/oynamak zorunda kaldı. Hal böyle olunca kaptığı topları kaleye sürükleyecek kadar kadar hem teknik kapasitesi hem fizik gücü yeterli olmadığından iki pozisyonun içinde görebildim onu. Biri penaltı, diğeri Ali Tandoğan'ın ortasına Bobo'yu aşan yüksek topa kafa atarken...
Maçın adamı -elbette olumsuz anlamda- Burak'tı kuşkusuz... Evet, ikinci ligden yeni geldi, anlamak gerek ama dersiniz karşısında ilkokul çocukları oynuyor. Aldığı her topu ya ezdi ya yanlış yere pas olarak attı Burak. Yine de hakkını teslim edelim, Nobre'ye geçirmeye çalıştığı top penaltı oldu da Beşiktaş neredeyse hiç pozisyon bulamadığı maçı kazandı.
Tribünün enteresan bir algısı vardır. Adam olacak çocuğu yediği yemekten tanır, yanlış yapsa da ona destek olur, ta ki iyi niyetinden şüphe edene kadar. Burak, kendine tanınan fırsatı cömertçe harcarken, bana sorarsanız Tigana onu aslanın ağzını atıyor. Daha iyi futbolcu olması için Burak'ın kanımca bir kaç maç dinlendirilmesi, yerine ondan daha kötü oynamayacağı kesin olan başkalarının denenmesi gerekir. Gerekir ki, tribünün öfkesi dinsin, Burak biraz kendini eleştirip, değerlendirebilsin başka oyuncular da maharetlerini gösterebilme şansına sahip olsun...
Bu maçta adam vurursan!
Maçta Rize de Beşiktaş gibi dişe dokunur pozisyonlar bulamadı. Delgado ve Ricardinholu orta saha her ne kadar müdafaa anlamında gevşek duruyorsa da ora sahanın arkası müdafaanın önünde oynayan Serdar Kurtuluş ve Koray Avcı'nın kapattığı bu alanda 'işçilik' yapabilmek rakipler için gerçekten zor gibi görünüyor. Memleketin ayağına en mahir topçularından Altan bile Beşiktaş ceza yayının önüne bir ya da iki kez inebilmesini Serdar ve Koray'ın olağanüstü gayretine bağlamak gerek..
Beşiktaş'ın kötü oyununa rağmen ligin tepesinde olmasının sırrı bana kalırsa şu; oyunun temposunu kendi oynayacağı seviyeye kadar düşürüyor ve rakibini uyutarak sonuca gidiyor. Tıpkı Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonası'nda yaptığı gibi.. Bu maçta da öyle oldu.
Maçtan sonra Rizesporlu yönetici ve futbolcuları dinledim televizyonlardan. Hepsi çok iyi oynadıklarını söylüyordu. Ama ahh o hakem yok mu? Başkan Ekrem Cengiz "Adam vuracağım"a kadar vardırdı işi. Ya ben futboldan anlamıyorum ya onlar.
Beşiktaş kalesine iki kere geldi gelmedi Rizespor. Eğer Ekrem Cengiz bu oyunun ardından adam vuracak ruh haline giriyorsa, eli yüzü düzgün oynadıkları bir maçı kaybederlerse korkarım kitle katliamına kalkışır...
Devre arasındaki davul harekatı
Beşiktaş devre arasına ısklıklanan Burak'la giderken yeni açığı kapalıdan ayıran demirlerde de ufak ufak haraketlenmeler başgösterdi. Yeni açığa kümelenen 'yeniçeriler' için ilk fırsat İstiklal Marşı sırasında doğar. Herkes hazroldayken küçük bir 'yeniçeri' timi kapalıya sızar. Bu kez tim devre arasını beklemişti. Önce kocaman kırmızı bir davulu geçirdiler ardından üç kişi tırmanışa geçti. İkisi atladı. Önlerini kesen güvenlikçilere onların 'davulcu' olduğunu anlattı bizim bölümdeki bir kaç kişi. Onlardan başka kimsenin bu davulu çalamadığını, başkaları davula vursa bile davuldan ses çıkmadığını, davulun sahiplerini aradığını anlattılar... Onlar geçerken bir genç yeniçeri daha atıldı parmaklıklara. Ama onun işi daha zordu çünkü o tam demirlerin tepesindeyken iki yanı da polis ekipleri tutmuştu.
Kapalı tarafına indiğinde kolundan sert ifadeli bir polis yakaladı. Ama gencin yüzündeki korku ifadesi tribünün kendisine sahip çıktığını gördüğü anda silindi gitti. Herkes bağırıyordu tribünde; "Tamam artık geçti bu tarafa bırak çocuğu..." "Bıraksana ya", "Tamam kardeşim germeyin tribünü, bırak oğlanı.." Durumun ciddiyetini fark eden yeni açık tarafından tek yıldız bir komiser duruma el koydu ve kapalıda küçük çaplı bir 'ayaklanma' çıkmasını önlemek için polis memuruna çocuğu bırakmasını işaret etti. Şaşkın genç ne olduğunu anlamamıştı ki, bizim tribünün kombine sorumlusu Hayati Kurt, "Tamam oğlum ne duruyorsun burda uza.. Git davulunun başına" diye yolu gösterdi gence. O da azad edilmiş saka kuşu kalboldu insan ormanının içinde.
İkinci yarıda da tadı tuzu yoktu maçın. Tribündekiler takımı gaza getirmek için elinden geleni yaptı ama takımın bundan fazlasına yapmaya gönlü yoktu. Maç bitti ve Taksim'e çıktık. Ne mi yaptık? Bilin bakalım...