
İtiraf edeyim TV’de düzenli olarak izlemeye çalıştığım tek dizi Battlestar Galactica. Üstelik ilk başlarda, çocukluğumun en muhteşem dizisinin bu yeni versiyonunun eskisinin yerini alamayacağına inanıyordum. Oysa yanıldım. Çünkü bu dizi sıradan bir bilim kurgudan öte, hem insan/toplum güdüleri üzerine, hem de asker/sivillerin yönetim ve yaşam anlayışları arasındaki farklılıklar üzerine derin irdelemeler yapıyor. Neyse, işin özeti, geçenlerde izlediğim bir bölümde, insanlığın hayatta kalan son üyelerinin askeri lideri, insan özellikleri taşıyan mahkum bir saylona insanlardan neden nefret ettiklerini sordu.
Cevap komutanın kendi düşüncelerine atıfta bulunan bir cevaptır ve çok dramatiktir: “İnsanoğlu kusurlu bir yaratılışa sahip. Hala kıskançlıkları ve tutkuları yüzünden diğer insanları öldürüyor. Ve kendi kendine neden hayatta kalmayı hak ettiğini sormuyor.” Bundan çok etkilenen komutan, insancıl bir kararını sorgulayan kendi astına da aynı mesajı verir: “Hayatta kalmak için buna layık olmak gerekir.”
Bu konuya nereden mi geldik? Birincisi, bu ilginç repliği sizlerle paylaşmak istedim. İkincisi, son haftalarda spor dünyası içerisindeki seviyesiz atışmalardan sonra, bizim insan olmayı nasıl algıladığımız üzerine bir sorgulama yapma gereği hissettim.
Son zamanlarda başlayan bu klasik sezon sonu ölçüsüzlüğünün tırmanışı geçtiğimiz hafta zirveye ulaştı. (Ya da biz öyle zannediyoruz, zira daha çok zirveler görebiliriz.) Üstelik provokatör edebiyatı ürünü “üzerimize oyunlar oynanıyor” açıklamaları ve bu açıklamalara verilen çocuksu karşılıklar, beklenen şekilde ve beklenen kişilerden gelmiyor artık. Ya yönetim kurulu toplantılarından çıkıyor, ya da iş hayatında (ya hayatta?) başarılı olmuş, saygı duyulan insanlardan geliyor. Üstelik artık futbolculara sataşan ve teknik direktörünün çocukluğuna “ezik” göndermeler yapma hakkını bulan bir yönetici tipimiz bile var.
Kulüp yöneticileri desteksiz kanıtsız iddialarla birbirlerini ve hakemleri suçluyorlar. Kendi yetersizliklerinin yanında muhtemelen çok hafif kalacak hataları acımasızca eleştiriyorlar. Oysa suçladıkları hakemlerin birçoğu, davranış olarak onların yanında melek gibi kalıyor. Ancak sorun da zaten, melek gibi değil bilgisayar gibi hakemler istiyor olmaları. Tabii bu yaklaşım bilgisayarı bile suçlamaya müsait bir yaklaşım.
Aslında bu davranışların kökenlerinde birçok şey yatıyor:
Benim hoşgörülü ülkem..
Bunlardan biri birbirimize olan sevgi ve hoşgörümüz!: Bakmayın siz bizim vatan millet sloganlarımıza, bayrak asmalarımıza. Aslında hepimiz biliyoruz ki birbirimize olan hoşgörümüz, önceliklerin kendimizde olmasıyla sınırlı. Herkesin demokrasiyi ve cumhuriyeti, milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü, laikliği ve dindarlığı kendisine göre yorumladığı, kendi menfaatini ve kaygılarını genel doğrular gibi “öteki”lere empoze etmeye çalıştığı bir ülke değil mi ki bu ülke?
Dolayısıyla da, iş futbola ve kazanmaya geldiğinde, rakiplerimiz ötekileşmeye başlıyor bizim için. Beraber iş yaptığımız, gülüp eğlendiğimiz insanlara ve onların takım tercihlerine hiç hoşgörümüz kalmıyor. Onların başarılarının ardında bahane arama mekanizması devreye giriyor.
Perşembe akşamı Fenerbahçe – Beşiktaş karşılaşmasını son anda önünden geçerken girmeye karar verdiğim bir cafede izleyebildim. İçeridekiler ağırlıklı olarak toplumun iyi eğitim görmüş bir kesiminden kızlı erkekli gruplardı. Yine de medeniyetin sık sık kaybolduğuna tanık oldum. Aslında alışılmadık bir görüntü değildi. Ta ki, önümdeki beyefendi! hem de eşinin yanında, hakeme itiraz eden Nobre’ye ırkçı bir küfür savurana kadar. Bu kadarını kesinlikle beklemiyordum.
Peki biz bunları yapabiliyorken, yöneticilerimiz neden hoşgörülü olsun ki. Üstelik içlerinden biri rakip başkanın elini sıktıktan sonra, kendi taraftarı tarafından bırakın destek görmeyi, alay edilen, aşağılanan bir başkan ise.
Suçlu dış güçler…
Bir diğeri, suçu her zaman kendimiz ve doğa dışında bir yerlerde aramamız. Kuvantum mekaniği ve belirsizlik ilkesi bilimin tüm göğünü kaplamasına rağmen, olasılığı, şansı kabullenmek istemiyoruz. Çünkü olasılığa prim verirsek bahanemiz, saldıracak bir hedefimiz kalmaz. Çok arzuladığımız o savaşma güdümüz ortada kalır.
Böyle bir anlayışın kulüp yöneticilerinde olmaması beklenemez tabii. Birçoğu, kendi kusurlarını, ayıplarını örtmek için fırsat kolladıkları ve şanssızlıklarını kabul etmek istemedikleri için, ilkokuldan beri şartlandığımız “herkes bizim düşmanımızdır” anlayışını kullanıyorlar. Diğer herkesin tek amacı kendi takımlarını tarihten silmekmiş gibi davranıyorlar.
Gerçek sorunlardan kaçmak..
Ve üçüncüsü, ana sorunlarla uğraşmanın bize zor ve faydasız geliyor olması. Bu yüzden de en muallak olanları seçiyoruz, ki üstümüze herhangi bir görev düşmesin. Son günlerde de bunu yaşamıyor muyuz? Ülkenin en büyük sorununun eğitim ve adalet olduğunu, bunları çözdüğümüzde diğer bütün tehditlerin azalacağını bal gibi bildiğimiz halde, biz çok daha suni olanları dile getirmeye çalışıyor, nedenlerden kaçıp sonuçlara odaklanan pozitivist tepkiler veriyoruz. Düşünün ki, bunu sadece biz değil bu ülkenin en üst koltuklarında oturan isimler bile yapıyor.
Futbol camiası da muallak meselelerle uğraşacağına, zor olanı seçmeli ve gerçek sorunların (ki yine eğitim ve adalete geliyoruz) üzerine elele giderek, birbirlerine olan destekleriyle ayakta kalabileceğini anlamak zorunda. Büyük kulüpler küçüklerin ve diğer rakiplerinin direncinin artmasıyla futbol kalitelerinin, yurtdışı başarılarının ve karlarının artacağını anladıklarında, diğerlerini yok etmeye çalışmaktan, ucuz şampiyonluklar kazanmaktan vazgeçeceklerdir.
Düşünün ki, zaten çok iyi bir takımsanız, şampiyon olsanız da olmasanız da uzun yıllar hatırlanırsınız. Şampiyonluk için bahaneniz de olmaz. Ancak zaten kötü bir takımsanız, şampiyon olsanız dahi bunu 1-2 sene sonra siz bile unutursunuz. Böyle bir durumda istediğiniz kadar sağa sola saldırın, uzun vadede sadece çirkin şeyler hatırlanacaktır.
Simurg…
İran edebiyatının en muhteşem eserlerinden biridir şair Attar’ın Mantık’ut-Tayr adlı eseri: 300 kuş efsanelerde anlatılan kralları Simurg’u bulmak için Kaf dağına yolculuk yaparlar. Yolda bir dolu engelden geçerler. Kimisi aşk vadisinde kendini kaybeder, kimi ayrılık vadisinde kopar, kimi hırs ovasını aşamaz, kimi kıskançlık gölünde boğulur, beden ve ruhları kavrulur bu öldürücü yarışta ve sonuçta sadece 30 kuş varır Kaf dağının ardına. Ve oraya ulaşınca görürler ki, aslında Simurg diye bir kral yoktur. Simurg (Farsça 30 kuş demektir) kendileridir aslında. Gerçek yolculuk kendi içlerine yaptıkları yolculuktur. Bu yolculuk boyunca her şeylerini verdikleri için her şeyleri kendilerine geri verilir.
Anlarlar ki, “ben”lerini bir tek “biz” olmak için bırakmışlardır. Ve farkederler ki, kendi küllerinden yeniden doğabilmek için kendini yakmadıkça, hırsını, kıskançlığını yenmedikçe özgür olamayacaklardır.