Yetenek vs Emek
O zamanlar evime çok yakın olan Gençlerbirliği futbol takımının altyapısına girecek yaştayken uykuyu seven bir çocuk olmasaydım nasıl olurdu diye sorarım bazen kendime. Tusso bloklarının çirkin beton zemininde, yamuk yumuk plastik topları, kale yaptığımız bankların altına tepmeye çalışmak yerine çim sahada gerçek futbol topuyla futbol öğrenseydim mesela. Bugün müzmin yedeği olduğum Neurosport’la Gazoz Ligi’nde daha fazla forma şansı bulurdum en azından belki de.
Veya Türk basketboluna bir çok başarılı basketbolcu kazandırmış Kolej’de okurken basketbola profesyonel olarak yönelmeye kalksaydım nasıl olurdu? Bugün bir yandan çalışmakta olduğum işte çalışmaya devam edip bir yandan da buraya yazmak yerine neresinde olurdum hayatımın?
Devrimizin televizyon dizisi gurusu J.J. Abrams’ın takık olduğu paralel evrenlerden bir ikisinde bunlarla iştigal ediyorumdur umarım ve umarım o Barış Gerçeker bir yerlere gelebilmiştir bu seçimleriyle. Zira benim içimde yaradır bir spor dalıyla profesyonel olacak şekilde ilgilenmemiş olmam.
İlgilenmiş olsaydım nereye gelirdim, bu apayrı bir konu. Bu veya başka bir spor dalında adını duyurmuş isimlerden biri olabilir miydim? Beni bu sporları yaparken görmüş eş dosta sorsam “İmkanı yok” derler herhalde.
Yetenek mi emek mi sorusu da burada giriyor devreye aslında. Bugün bu sporlardan hayatını kazanan herkes için asgari bir sportif yeteneğe sahip olduklarını söylemek mümkün değil. Alex’in oynadığı takımda Selçuk Şahin de oynuyor. Soyadı İnan olan bir başka Selçuk’la Sarıoğlugiller’in Sabri’si aynı formayı terletiyor. Ekrem Dağ ile Quaresma takım arkadaşı. Colman zaman zaman Serkan Balcı’yla pas alışverişine girmek zorunda.
Liste uzayabilir.
Futbol fena halde hayata benzer ya, hiç bir şekilde adil de değildir o yüzden. Hayata bakışınız neyse sahaya bakışınız da ona benzer. Kimisi Samuel Johnson’ı Galatasaray maçında barajdan sektirip attığı frikik golüyle değil de, sıktığında su gibi ter akan formasıyla hatırlar. Takoz der ama Recep Çetin’den sonra gelen her sağ bekte onu arar. Veya, herkesin alay etmesiyle oluşan Stockholm sendromunun da katkısıyla Sabri Sarıoğlu’nu sahadaki 10 oyuncudan önde görür.
Quaresma tanrı vergisi yeteneğiyle sahada canı istediği zaman skoru değiştirebilecek bir adamken canının istemediği hammaliyelere bulaşmıyor olması bazısının canını sıkmaz. Bazısınınsa sıkar. Onun yapmadığı şeyleri kapatmak için kendini oradan oraya atan Ernst’in yeterince takdir edilmemesi de bir diğerinin canını sıkar, berikininkini sıkmaz.
Buna takılmayanın derdi şudur; bu adam Quaresma. Savunma yapsın, en azından kaptırdığı topu kazanmak için kovalasın, daha az varyete yapsın, daha takım oyuncusu olsun diye alınmadı. Olmadık anda olmadık işi yapsın, o herkesin verebileceği pası verip takımını rahatlatmak yerine rakibin içinden geçsin, tabiri caizse kıçıyla gol atsın, attırsın diye alındı.
Buna takılanın derdi ise şudur; tamam, o adam Q7. Onun olayı varyete, imkansızı imkanlı kılmak. Bari en azından onun zahmet etmediği pis işleri yapan adama, misal Ernst’e, en az Quaresma’ya duyduğun kadar saygı duy. Maçtan önce bizdeki geleneğe göre tribüne çağırma seansında emekçiyi daha önce çağır varyeteciden. Varyeteci maçta ne yapsa bir bahane bulup zaten alkışa boğacaksın, bari maçtan önce emekçiyi öne al ki gönlü okşansın.
Bu tartışmalar dün başlamadı, yarın da bitmeyecektir. Sekiz sene önceki İstanbulspor maçında, aslında onu o duruma düşüren kötü pası veren Hakan Bayraktar’a kesilmesi gereken faturanın kesildiği Selçuk Şahin’i unutmayan tribünler, Alex’i de yuhaladı. O Alex’in ölçü birimi olarak kullanılmasına vesile olan pek çok oyuncu eller üstünde gelip sessiz sedasız gitti, kimi alkışlandı, kimi yuhalandı. Bugün kimse Alex’i yuhalamayı aklından bile geçiremiyor ama Selçuk Şahin tribün bazında hep topun ağzında.
Şu bir gerçek ki, sahada 11 tane Quaresma’sı olan bir takımın, adı Real Madrid bile olsa kazanma şansı yok, ki eflatun beyazlıların tarihi böyle kadro denemelerinin başarısızlıklarıyla dolu. Ama 11 tane Ernst’i olan bir takımın da her maçını kazanacağının garantisi olmadığı gibi, tribünleri dolduramayacağı da aşikar.
Kendimle başladım, kendimle bitireyim; yukarıda sözünü ettiğim paralel evrendeki Barış Gerçeker profesyonel futbolcu olmuşsa büyük olasılıkla Ernst tipi, hadi Ernst abartı oldu, Selçuk Şahin gibi bir futbolcu olabilmiştir. Çünkü ben kendime baktığımda o tanrı vergisi yeteneği zaten görmüyorum. Olsa olsa çok çalışarak, azmederek, bıkmadan yorulmadan kendimi geliştirmeye çalışarak emekçi topçu olmuşumdur. Ve şahsen ben o paralel evrene kendimi izlemeye gitmem sanırım. Aranızda Alex var mı?
NOT: Bu yazı 2011’in son yazısıdır, 2012’de daha sık yazabilmek benim yeni yıl hedefim olsun. Herkese 2011’den daha iyi, daha mutlu, daha eğlenceli, daha az polemikli bir 2012 dilerim.
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.