1. Facebook 752,476
  2. Twitter 1,224,622
Barış Gerçeker

Bu İşin Bir de Futbol Boyutu Var - 2

Barış Gerçeker · Tarih: 6 Şubat 2012

Geçen sene 5 Şubat’ta ligin 20. haftası oynanmış, bu sene 25. haftayı geride bıraktık. Prematüre play-off zımbırtısı yüzünden, üstelik geçen sezona göre iki hafta da geç başladığını hesaba katarsak, ligi bir buçuk ay ileri sarmış durumdayız. Eh, play-off için gerekli 6 hafta kazanılmış görüldü herhalde ki, fikstürün bundan sonraki üç haftası “normal”, haftasonu haftası şeklinde.

25. hafta bir de derbi sundu bize, Fenerbahçe sahasında Beşiktaş’ı ağırladı. Bizde derbiler artık iyice gözlerin üzerinde olduğu maçlar olduğundan güzel futbol izletmeyeli epeyi oldu. Kimin sahasında oynanıyor olursa olsun, iki tarafın da önceliğinin kaybetmemek olduğu maçlar izliyoruz. Maç içinde dönem dönem iki taraftan biri oyunu domine etse bile maç bittiğinde bariz bir üstünlük göremediğimiz maçların sayısı çoğaldı.

Dünkü maç da bu tanıma girebilecek bir maçtı. Erken gelen bir köşe vuruşu golü, ondan sonra bir dönem ikiyi bulmak için çabalayan ama yaratamayan Fenerbahçe ve kontraatak kovalayan bir Beşiktaş izledik devreye kadar. İkinci devre ise işler tamamen değişti. Hani öyle ki, insanın aklına “bu saha Migros tribününe doğru yokuş aşağı mı” diye düşündürtür.

İkinci 45 dakika Beşiktaş topa hakimiyet konusunda deplasman takımı izlenimini sildi attı. Fenerbahçe daha çok savuşturma telaşına düştü. Hem orta saha, hem atak oyuncularının verimsizlikleri kontraatak olanaklarını da, organize atak seçeneğini de sıfırladı.

Bu yazıyı devam yazısı yapan yazı, hemen yılbaşı sonrasında yazdığım bir yazıydı, Fenerbahçe’nin kadro yapısı, eksiklikleri ve olası takviyeleri anlatıyordu. Oradan buraya geçen bir ayın gösterdiği şey dünki 90 dakikada gözler önüne serilmesi oldu.

Fenerbahçe, kadrosu övülürken yerli çekirdeği üzerinden övülüyor daha ziyade. Milli takıma banko verdiği Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Emre Belözoğlu mevkilerinin ülkede en iyileri. Bunlara Selçuk Şahin ve Semih Şentürk de katılırdı. Yine milli formanın adaylarından Serdar Kesimal ve Sezer Öztürk’ün alınması bu izlenimi pekiştirmişti. Caner Erkin, Mehmet Topuz, Bekir İrtegün, Orhan Şam da belli bir kalite katıyorlar kadroya.

Yabancılara gelince, geri dörtlüsünde iki kiralık oyuncusu var Fenerbahçe’nin. Yobo dünki golüyle yaptığı katkının ötesinde, özellikle ikinci yarı riske girmeyen savunma performansıyla da iyi gözüktü. Ziegler ise Andre Santos’tan sonra pek çoklarına “fazla düz” gelse de bir bek olarak savunma yönünde fazla eksiklik sergilemiyor. Cristian Baroni geldiğinden beri varlığı sorgulanan bir isim olmayı, üstelik sezon başında eski takımına dönmek için taraftarlarına para toplama kampanyası yaptıracak kadar ileri götürmüşken sezonun en önemli isimlerinden biri. Dün kötüydü. Miroslav Stoch ise bu sezonun parmak ısırtan ismi. Ters ayağıyla oynadığı sol dışta da, Alex’in yerine geçtiği forvet arkasında da top ayağına geldiğinde rakip savunmalara eyvah dedirtiyor. Dün, üstelik karşısında Tanju varken, yeterince kullanılamadı. Yine de ikinci golde asistten önceki pas ondan. Alex ise 34.5 yaşın da ufak ufak etkilerini gösterdiği bir sezon geçiriyor. Bu maç sıklığında etkisinin azalmasını ben normal karşılıyorum. Ama Alex’in kendisinden beklenecekler için kendi kendine koyduğu çıta öyle bir seviyede ki, insan ister istemez fazlasını bekliyor.

Ve Moussa Sow. Doğal olarak yüksek beklentilerle çıktı sahaya. Fenerbahçe’nin hücumda en büyük eksikliklerinden biri topu sahanın son çeyreğinde tutamıyor oluşuydu ve bunda hem Hoşgeldin’in, hem de Semih’in formsuzlukları etkendi. Dün görüldü ki, dünki ilk 45 dakikadaki gibi oyunun daha çok rakip yarı sahada oynandığı dakikalarda stoperlerin kucağında kalan Sow buna ilaç olamayabilir. Aykut Kocaman’ın Sow’u tercihindeki neden de zaten bu konudaki üstünlüğü olmasa gerek. Daha ziyade, açık alanda önüne atılan toplarla değerlendirilmeye çalışılacaktır bundan sonraki maçlarda. Özellikle bu sezon Fenerbahçe’nin fazladan zorlandığı Anadolu deplasmanlarında bu önemli bir artı haline gelebilir. Yine de atletik ve fizikli bir forvet kazanmış olmak Fenerbahçe için kazanç. Hele ki, hazırlanışında katkısı olmasa ve kolay bir son vuruşa kalmış olsa da, ikinci golde orada olması ve Türkiye kariyerine golle başlamış olması önemli bir avantaj.

Yerli çekirdeğine dönecek olursak, Gökhan Gönül sezona milli takımda yaşadığı ve oradaki doktorların resmen sakladığı sakatlıkla başladı. Uzun süre form tutamadı, hâlâ formda değil. Yakın zamanda başka bir sakatlığın daha etkisi altında. Serdar Kesimal da yine sezona sakatlıkla başladı, kadroya girince yüzleri güldürdü ama sonrasında yine sakatlık etkisinde. Orhan Şam da sezon başında sakattı.

İlk geldiğinde müzmin sakat bellenen Emre Belözoğlu Fenerbahçe’de maç devamlılığı açısından sorun yaşamadı. Ancak yakın zamanda o da kas zorlaması kaynaklı sakatlıklardan dolayı bir var, bir yok. Mehmet Topuz bir dönem sakatlıktan çekti. Fenerbahçe kariyeri sakatlıklarla başlayan Özer Hurmacı benzer şekilde. Henüz ligde 130 dakika Fenerbahçe forması giyebilen Sezer Öztürk’ün ayağı şu anda alçıda. Selçuk Şahin, ki bilen bilir, pek beğenmem kendisini, bu sıkışıklıkta yük kaldırabilecekken sakatlıkla cebelleşti durdu. Semih Şentürk, önünde kendisinden daha kariyerli ve yüksek beklentili bir forvet varken sergilediği, ama medet umularak dört elle sarılındığında, her nedense, sergilememeyi seçtiği düşük performansını göstermeyi seçti bu sezon da. Böyle olunca o yerli çekirdeğin pek de hayrını göremedi Fenerbahçe.

Nitekim dünkü 90 dakikada, iki oyuncu değişikliğini, maçın erken aşamasında iki düzenli A milli oyuncusunu değiştirerek yapmak zorunda kalan Aykut Kocaman son değişikliği yapabilmek için, üstelik sahadaki oyun Fenerbahçe adına hiç de iyi gitmediği halde 85. dakikaya kadar beklemek zorunda kaldı.

Sürekli saha dışındaki faktörler nedeniyle oyuncuların sakatlık dışı form gelgitlerini de örtme refleksi var Fenerbahçe taraftarının. Zaman zaman, en azından eleştirileri ertelemek veya yontmak bazında ben de bu yola düşüyorum, yalan değil. Ligi lider bitirsen, play-off sonrası şampiyon olsan bir sonraki sezon ne olacağını bilmeden maça çıkmak kolay olmasa gerek. Ancak bu, bu şartlarda bile kendi maddi imkanları sıkıntı yaşamayan oyuncular için bir noktadan sonra dert olmamalı. Bilakis, camianın sportif başarıya hiç olmadığı kadar ihtiyacı olan bir sezonda formsuzluklarını bununla kendileri telafi edebilmeliler, bunu kendilerine yakıt eyleyebilmeliler.

Beşiktaş’a gelince; takım Quaresma, Hilbert, İsmail Köybaşı, Manuel Fernandes gibi önemli eksiklerle sahadaydı. Bana göre Pektemek’in oynaması Almeida’nın yokluğunu düşündürmemeli, zira bana göre Pektemek Almeida’dan daha iyi golcü. Sadece dünkü oyun sisteminde merkezde olmak zorladı. Yobo ve Serdar’ın dünki form durumları da onun dezavantajına oldu. Bu önemli eksiklerine rağmen, Beşiktaş’ın sahaya sürdüğü onbire baktığınızda en büyük handikapın beklerde olduğunu söyleyebiliriz. Fenerbahçe bunu Topuz’un formsuzluğu ve topun bir türlü sola açılamamasıyla kullanamadı. Yani Beşiktaş’ın eksikleri sahada beklendiği kadar sırıtmadı. Bu nedenle de, özellikle ikinci yarıda oynadıkları oyunun tabelaya yansımamış olmasını eksiklere bağlamayı anlamlı bulmuyorum. Daha ziyade, o topa hakimiyet ve hücum baskısını pozisyona çevirememiş olmanın cezasını çekti Beşiktaş. Yine de maç bittiğinde skorbordda Fenerbahçe galibiyeti değil de beraberlik yazıyor olsaydı, o ikinci yarıdan sonra Fenerbahçeliler kendini şanslı sayabilirlerdi. Onun yerine, yakaladığı çok az sayıda imkanı tabelaya yansıtmayı başaran ev sahibi takım oldu. Beşiktaş ise o az sayıda imkanı bile ancak uzaktan şutlarla bulabildi diyebiliriz.

Bir iki paragraf da taraftara.

Fenerbahçe taraftarı, bir kaç gün içinde birden çok kez değişen ve kimin aldığı belli olmayan kararların sonunda, büyük eziyetle, polis basiretsizliğiyle müzeden girmek zorunda kalmıştı İnönü Stadı’na. Sonrasında Türk Telekom Arena’ya gidemedi. Saracoğlu’na da Trabzonspor taraftarı gelemedi. Ancak Fenerbahçe taraftarı, öyle ya da böyle İnönü’ye gittiği için, adil olması açısından Saracoğlu’na gelmesi için Fenerbahçe taraftarı da sosyal medyada kampanyalar düzenledi, bu karşılık gördü. Iki kulübün yönetimleri de anlaşınca Beşiktaş taraftarı Saracoğlu’na gelebildi. Bu, iki kulüp arasındaki anlaşma ne kadar güzelse, aldığı bir kararı doğru düzgün uygulayamayan TFF için de o kadar büyük bir skandaldır.

Deplasman hakkı gasp edilemez. Fenerbahçe taraftarı Türk Telekom Arena’ya gidebilmeliydi, Trabzonspor taraftarı da Saracoğlu’na gelebilmeliydi. Şimdi Saracoğlu’ndaki Galatasaray ve Avni Aker’deki Trabzonspor maçlarında ne olacağını ben merak ediyorum. İlk maçların rövanşının tribün bazında da aynen gerçekleşmesi gerekir.

Bir derbide, deplasman tribününün dolu olması iç saha taraftarı için de önemli bir motivasyon kaynağıdır. Iki tarafın da oyuna etki edebilmek için birbirinin varlığıyla motive olduğu bir gerçek. Ancak mütemadiyen rakip tribüne yanan meşale atmaya çalışmak, her seferinde, kulübünün tazmin ettiğini bile bile deplasman tribününün tuvaletlerini, büfelerini tahrip etmek nasıl bir kafanın ürünüdür, onu açıklamak mümkün değil.

Stada girişte o meşaleleri adam gibi arayıp içeri alınmasına izin vermemesi gereken polisin ise, bunu beceremediği için, zaten dar alanda maksimum kalabalıkta olan bir taraftar kitlesine biber gazı sıkması ise iyice acayip. Emniyetin bu fetişini bir an önce bırakmasını temenni ediyorum.

Yorum yazabilmek için ya da .

Merhaba

ntvspor.net sitesi tüm kullanıcılara ücretsiz olarak sunulmaktadır. Siteyi üye olmadan ziyaret edebilir ve sayfalarını gezebilirsiniz.

Ancak kullanıcılar için hazırlanmış kişiselleştirilebilir özellikleri kullanabilmek için siteye üye olmanız gerekmektedir. Böylece;

  • Sayfaları istediğiniz gibi özelleştirebilir
  • Haberlere yorum yapabilir
  • Beğendiğiniz haberleri saklayabilir
  • ve arkadaşlarınızla daha rahat iletişime geçebilirsiniz.

Kullanıcı Sözleşmesini kabul ediyorum

okudum

* Zorunlu alanlar boş geçilemez.
Öneriniz gönderiliyor...