Beşiktaş

Böyle bir zamanda Beşiktaş’ın gidebileceği iki yol vardı. Ya topyekün düşük bütçeyle, kendi yağında kavrulup çok düşmemeye çalışacak bir takım kurmak. Veya, enikonu proje yaklaşımıyla bir hocaya kesenin ağzını açıp sportif sonuçtan bağımsız arkasında durmak, sabır göstermek.

NTV Spor 31 May 2013
Beşiktaş
PDS (Post-Demirören Syndrome: Demirören Sonrası Sendromu) yüzünden, Beşiktaşlılar için 2012-13 sezonu Fikret Orman liderliğinde manevi anlamı yüksek, tabela önemi düşük bir sportif takvim demekti. Orman zor bir zamanda, zor bir işe soyundu. Tanımı olmayan ama dillerden de düşmeyen büyüklük kavramı çerçevesinde her sezona kafadan şampiyonluk ve kupalar hedefiyle girme refleksi olan bir camiaya hedef küçültüleceğini söylemek her babayiğidin harcı değildir.
 
Daha en başta Altınsay'la yaşanan fikir ayrılığı, böyle bir dönemde Altınsay gibi sevdiği bir ismin yapacaklarını görmeye gereksinim duyan Beşiktaşlılarda erken bir hayalkırıklığı yaşatmadı değil. Erken bir çözülme gibi algılanabilirdi. Demirören yönetiminin kalıntılarının bunda etkisi oldu.
 
Teknik adam seçimi önemli bir çıta olacaktı. Aybaba, kağıt üzerinde Beşiktaş'ın böyle bir dönemde kendi kaynaklarına dönmeye çalıştığında akla ilk gelecek isimlerden biri değil gibiydi. Beşiktaş yakın tarihinin akla ilk gelecek isimlerinden Mehmet Özdilek ve sırasını daha önce savmış olan Rıza Çalımbay daha hedef odaklı hoca seçimleri olabilirdi. Diğer isimler Metin Tekin, Ali Gültiken veya Feyyaz Uçar olabilirdi. Öyle ya, takımın yakın zamandaki yerli efsaneleri bunlardı, hepsinin faal veya değil, teknik adamlık deneyimleri vardı. Aybaba'ya gidildi. Finansal açıdan düşünülünce mantıklı sayılabilecek bir bedelle takımın yönetiminin başına getirildi.
 
Böyle bir zamanda Beşiktaş'ın gidebileceği iki yol vardı. Ya topyekün düşük bütçeyle, kendi yağında kavrulup çok düşmemeye çalışacak bir takım kurmak. Veya, enikonu proje yaklaşımıyla bir hocaya kesenin ağzını açıp sportif sonuçtan bağımsız arkasında durmak, sabır göstermek. Van Gaal gibi bir proje adamına gidilebilirdi örneğin bu nedenle. Ama arkasında duramayacaksanız getirmemeniz gereken isimlerdir bunlar. Onlar da gitmediler, ülkenin ve camianın dinamiklerini biliyorlardı. Artık bu bile yönetim başarısı olarak görülebilir ülkemizde!
 
Türkiye'de adı “büyük” diye geçen bir kulüpte ikinci seçeneği uygulamak kolay değildir. Uzun vadede geri dönüşü daha başarılı olması olası bir yöntemdir ama bu ülkede işlemediğinin de onlarca örneği vardır.
 
Beşiktaş iki ezeli rakibinin onda biri kadar bonservis ödeyerek, maaş bütçesini de onların yarısında tutarak bir takım kurdu. O takım lige beklentilerin üzerinde bir performansla girmeyi de başardı. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin beklentilerin çok altında puan topladığı ligin ilk yarısının sonunda gelinen yer, hem camianın hem yönetimin ayarlarını biraz bozdu demek lazım.
 
Hedefini sonraki sezonların temelini atmak olarak koyan Beşiktaş, iki ezeli rakibinin boş bulunmasından yararlanabileceğini düşünerek Dentinho ve Niang gibi isimleri kadrosunda kattı. Her iki oyuncunun da sezon bittiğinde geri dönülüp bakılırsa katkıları bu hamlelerin gerekliliğini tekrar sorgulatır noktada. Başka bir kulüp için alınabilir bir risk olabilirdi ama Beşiktaş'ın, FEDA diyen Beşiktaş'ın yapması gereken hamleler miydi? Bugün dönüp baktığımızda değmezmiş, gerek yokmuş denilebilir.
 
Geçen sezonun en çok maç yapan takımı olan Beşiktaş, bu sene Avrupa'dan men edilmiş, Ziraat Türkiye Kupası'ndan erken elenmiş ve rahat bir maç takvimine girmiş durumdaydı (o takvimin sürekli Cuma – Pazartesi oynatması bir TFF saçmalığıydı ayrıca). Özüne dönmeye, köküne inmeye, takımını sevme konusunda en nevi şahsına münhasır taraftarına eski Beşiktaş'ı hatırlatmaya gereksinimi vardı. Böyle bir sezonda başarı olasılığı görünce şaşırmaması gerekiyordu. Şaşırdı. Ama bu bile normaldir…
 
Bugün sezon bitmişken ve Beşiktaş üçüncü olmuşken Aybaba'nın başarılı olup olmadığı tartışılıyor. Hem başarılıdır, hem başarısızdır Aybaba.
 
Özüne dönmesi beklenen Beşiktaş'da doğal olarak altyapıdan, genç takımlardan gelen oyuncuların daha çok forma şansı bulmasını beklemiştim. Neticede bu sezon ilk onbire monte edilecek iki üç oyuncu, bir sonraki senenin transfer politikasını erken şekillendirme olanağı sağlayacaktı. Gözlerin altyapıya yeniden ve daha alıcı gözle bakmasına neden olacaktı. Dahası, geçen senenin parlayan iki genci, Oğuzhan ve Salih gibi isimlerin bu sene transfer pazarına çıktıklarında tercih edecekleri kulüplerin içinde Beşiktaş'ın ön plana çıkmasına vesile olacaktı. Öyle ya, “Oğuzhan geldi, doğrudan formayı aldı, ben neden almayayım” dedirtmeliydi Beşiktaş. Tam da Oğuzhan üzerinden, Aybaba'yla yaşanan süreç bunu tersine bile işletebilir duruma geldi. Kötü örnek oldu.
 
Aybaba'nın en çok aksadığı konu bu oldu belki de. Camianın ilk beklentisinin düşük olduğu, kenetlenmeye gereksinim duyulan günlerde girişi iyi yaptı, esprili, kalender söylemlerle sempati topladı. Menemen vs muhabbetleriyle Beşiktaş taraftarını en sevdiği yerlerden yakalamayı başardı. Ama orta vadede liderlik ve yöneticilik zaafları gösterebileceği sinyallerini de oyuncularını medya üzerinden gereğinden fazla eleştirerek vermiş oldu. Beklenen öze dönüşü yakalayamadı.
 
Sezonu başı beklentiler, bütçe göz önüne alınınca Aybaba'nın Beşiktaş'ının ilk üçün dışında kalması çok olağan dışı bir durum olmayabilirdi. Bu nedenle bile Aybaba'nın sportif açıdan başarılı olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu yolun devamında direksiyonda kalması halinde iyileşme değil, gerileme yaşatacağı izlenimi vermiş olması nedeniyle de, bu imkanlarla elde edebileceğinin en iyisini yapmış ama daha iyisini yapamayacak bir hoca profili çizdi. Gelinen noktada, Beşiktaş'ın üzerine koyup ilerleyebileceği bir yapı oluştuysa da o ilerlemeyi Aybaba'yla yakalamaları zor gözüküyor. Nitekim yollar ayrıldı.
 
Beşiktaş, 2012-13 sezonunu asgari hasarla atlatmıştır denebilir. İşin sportif kısmı dışında, Orman ve ekibinin yaptığı işler önemli. Bugün artık borçlanmadan borç kapatmanın mümkün olmadığı bir çağdayız. Beşiktaş'ın Avrupa'dan men edilmiş durumunun ortadan kalkmış olması, yekünde yeni borçlara girilmiş, yeni gider kalemleri oluşmuş olsa da, sırf futbol şubesi giderlerin musluğun iyice sıkılmış olması dahi olumlu hareketlerdir. Bu hareketlerin Önder Özen'in futbol direktörlüğü görevine getirilmesiyle devam ettirilmiş olması bu şube için yine geleceğe umutla bakılmasına yol açacak hareketlerden. Geçen sezondan alınacak derslerle doğru seçilecek bir teknik direktör ve işbirliğiyle uygulanacak bir transfer sezonu, feda sürecinin ilk üçte bitirilen bir sezonla atlatışmış olması anlamına gelebilir.
 
Beşiktaş'ın önünde bir genel kurul var tabii. Bütün bu yapılanları tek kalemde silip atacak, hamasi söylemlerle kulübü yeniden birilerinin cebine, oradan da batağa sürükleyecek isimlere kulübün yeniden teslim edilmesi olasılığı da ortalık yerde duruyor. Halka açık ilk söylemler de saldırgan ve centilmenlikten uzak. Dahası, yukarıda sözünü ettiğim futbol direktörlüğü pozisyonuyla geleceğe yapılan yatırımı da gelir gelmez imha etmeye teşne.
 
Beşiktaşlılar bu hataya bir kez daha düşer mi? Dilerim düşmez.