Sıra Schuster'de (mi?)
Maçtan önce Beşiktaş'ın yenileceğini düşünenlerin sayısı çoğunluktaydı. Son 2 maçta alınan yenilgilerin moral bozukluğunun yanı sıra; Quaresma, Guti, Holosko, Aurelio, Ferrari, Ekrem, Fatih Tekke gibi Türkiye'de kalburüstü sayılabilecek bir kadro omurgası da devre dışıydı. Buna karşın sonuçtan ziyade bugüne kadarki 'en ciddi' sınavında, Schuster'in yeni anlayışının tezahürü nasıl olacaktı? Belki de sihirli soru buydu.
Geçen sezon lige erken havlu atan kadrodan farklı olarak, Ferrari ve Ekrem'in yerlerine Zapotocny ve Hilbert vardı sahada. Yeni transferler olmadan; özellikle Guti ve Quaresma'yı birlikte sahaya süremediği son 2 maçta da çuvallayan Beşiktaş'ın değişen felsefesi, Avrupa'nın elit takımlarından Porto karşısında ne mesajlar verecekti?
Kağıt üstünde Moutinho-Belluschi-Fernando orta sahası da, Hulk-Rodriguez-Falcao hücum hattı da oldukça tehditkardı. Ancak Schuster, Ernst-Necip ikilisinin bu baskı karşısında zorlanacağını düşünerek savunmada Tabata'yı sağ iç mevkiine çekti, Necip'i de sol içe. Nobre, Nihat hatta Bobo da top Porto'ya geçtiğinde omuz verdi. Hücumda ise rakip sahanın 2 yayı arasında bol pasa dayalı anlayıştan vazgeçmedi. Ve ilk yarıda 15 ile 26. dakikalar arası hariç Porto'ya üstünlük kurdu Beşiktaş. İlk yarı bittiğinde 'Hakanvari' bir gole karşılık, 4 net pozisyon ve organize hücum girişimleri umut vericiydi. Belki de Maicon, Bobo'yu düşürmese ve ilk yarı 11'e 11, ama 1-1 bitse daha iyi olurdu siyah-beyazlılar için. Zira hem rakip bu kadar 'korumacı' olmayacaktı, hem de 1-1'in verdiği rahatlık, 10 kişilik takıma gol atma baskısına dönüşmeyecekti. Ve Zapotocny, 'ıslıkların' tamamını Hakan'dan kurtarmak adına 'bir ıska da ben yapayım' deyince film koptu.
Maç öncesi şartlar düşünüldüğünde Porto karşısında alınan 3-1'lik yenilgi, çok da anormal gelmeyebilirdi. Ama maçın seyri, normal olanı 'acıtıcı' hale getirdi. 2 bireysel hata, (ekolleşmiş hücum kimliğinden başarılı bir alan savunmacı takıma da dönüşebildiğini gösteren bir rakibe karşı) bir an önce gol baskısı tabelaya yansıdı.
Elbet 3-1'lik yenilgi sonrası, önceki 2 mağlubiyetin de etkisiyle, eleştiriler sıra sıra dizilecek. Guti ve Quaresma'sız Beşiktaş'ın oyunu rakip alanda tempolu döndürememesi, ceza alanı bölgesinde etkinliğin azalması, final paslarındaki yanlış tercihler, sadece sağ kanadını çırparak uçmaya çalışmak başlıca sorunlar gibi görünüyor.
Gel gelelim; Schuster yıllarca sağ elle yiyen bir çocuğa sol elle yemeyi öğretme niyetinden vazgeçmiş değil. Basındaki "savunmayı çok öne çıkarıyor, bekler geri dönemiyor, rotasyonu abartıyor" klişelerine aldırdığını düşünmüyorum. Ama Hakan Arıkan konusuna artık kayıtsız kalamaz. Kontrolden çıkmak üzere. Güvendiği oyuncunun arkasında durması, hatalarına rağmen moral vermesi kendi penceresinden anlamlı durabilir. Ama Hakan artık kaşığı bir türlü 'tutamıyor'. Üst üste hataların getirdiği stresle yemeği üstüne başına döküyor. Bu, çözmesi gereken öncelikli sorun gibi duruyor Alman çalıştırıcının önünde.
Ama umarım yarından itibaren ve bu geçiş evresinde gelebilecek muhtemel kötü sonuçlar sonrası, atılacak oklardan kendini ve takımını korumayı başarabilir. Çünkü, önceki maçlar gibi Porto karşısında da önemli eksiklere rağmen ışık verdi Beşiktaş. Topa sahip olma, alanı daraltma hususunda Porto gibi standart üstü sınavda da geçer not aldı. Her maça sürpriz taktik ve oyuncu seçimlerine alıştırılmış 2 yıllık takım, tavizsiz sistem takımına dönüşmek üzere. Asıl aktörleri olmasa da; bol pasa dayalı ve şemalı hücum organizasyonları sunuyor. Burada asıl sorun, öne çıkan savunmadaki ve final bölgesindeki bireysel hataların, tüm sisteme etki etmesi. Bu da bugünden yarına değil, sabırlı bir organizasyon ve bu felsefeye uygun akılcı transfer politikasıyla çözülür.
Mourinho'nun talebesi 33 yaşındaki Voas, bir nevi Schuster'in ulaşmaya çalıştığı ideali gösterdi bize İnönü'de. En büyük avantajı, böylesine bireysel hatalar yapmayan oyunculardan kurulu bir organizasyona sahip olması. 2-3 sıra dışı yeteneğin süslediği bu modern futbol düzeneği ise yıllara dayanan bir fikriyatın ürünü. Biz ise Löw'ü yedik, Hiddink'i yedik, Del Bosque'yi yedik, en son Rijkaard'ı yedik, yine de doymadık. Umalım ki; bu sefer yemeyi öğreten Schuster olsun.
Yorum yazabilmek için giriş yapmalı ya da kayıt olmalısınız.